100. Yılına Girerken Rejim ve Mürtecileri: Erdoğan, Gül, Davutoğlu, Karamollaoğlu, Babacan…


Bu makale 2022-05-12 07:45:08 eklenmiş ve 81 kez görüntülenmiştir.
Dr. Bekir Tank

 

 

100. Yılına Girerken Rejim ve Mürtecileri: Erdoğan, Gül, Davutoğlu, Karamollaoğlu, Babacan…

 

Rejim mi hala ilk başlardaki gibi çok güçlü, yoksa rejimin baş düşmanlarından biri olarak bellediği mürteciler mi, namı diğer Müslümanlar mı ödedikleri onca bedele ve edindikleri onca tecrübelere rağmen, hala rejimi tanıyamayacak ve rejim ile kendi inançları ve düşünceleri arasındaki farkı göremeyecek kadar geridirler?

 

Çünkü ne âlimlerimiz, ne aydınlarımız, ne akademisyenlerimiz, ne tarihçilerimiz, ne yazar-çizerlerimiz ve ne de gazetecilerimiz… Hiçbirinin ağzını bıçak bile açmıyor.

 

Sanki hiçbiri son yüz yılın tarihini ve bu rejimin geçen bu zaman boyunca bu millete neler yaptığını ve neler çektirdiğini hiç mi hiç bilmiyorlar! Bu rejimin inkârcılığını, bölücülüğünü, zorbalığını ve ne kadar masum kanı döktüğünü de sanki büyüklerinden ne duymuşlar ve ne de okumuşlar! Bu rejimin bugün bile kendilerini mürteci olarak gördüğünü de bilmiyor gibi davranıyorlar. Bu rejimin inkârcı ve asimilasyoncu özellikleri nedeniyle bugün bile hala bir insanlık suçu işlemekte olduğunu ise, artık ne bilmek ve ne de duymak istiyorlar…

 

İstisnaları dışında vasat bir ümmet olmak yönünde çaba gösteren âlimlerimiz ve aydınlarımız da artık yok denecek kadar azdır. Toplumu zalim rejimin ve zorba yöneticilerin pençesinden kurtarıp adaleti tesis edecekleri vaadiyle seçtiklerimiz de iyi bir sınav veremiyorlar!

 

Dilimiz söylemeye varmıyor, ama sorumluluk makamında olanların, kendilerine emanet ettiğimiz irademize-reyimize ek olarak bir de kutsallarımızı, maddi ve manevi değerlerimizi kendi yetmezliklerine ve kendi ihtiraslarına feda etmeleri gerçeği ile karşı karşıyayız.

 

Birlikte iken yaptıkları güzel şeyler tabii ki, her takdirin üstündedir. Fakat birbirilerinden ayrıldıktan ve özellikle Milliyetçilere ve Ulusalcılara adeta sığındıklarından beridir hızla irtifa kaybediyor ve bir zamanlar haklı olarak eleştirdiklerine benziyorlar.

 

Birinin adı, Cumhur İttifakı ve diğerinin adı, Millet İttifakı olsa dahi, temelde aynıdırlar. Çünkü MHP kendisini Atatürk Milliyetçisi olarak tanımlarken, CHP de kendisini Atatürk Ulusalcısı olarak tanımlıyor.

 

Bunlara ittifak demek de ne derece doğru, incelemek gerekir. Çünkü her ikisi de tarafların kendi değerlerini korumaları ve yekdiğerinin değerlerine saygı duymaları esasına dayanmıyor! Aksine bir taraf diğer taraf lehine kendi iddialarından vazgeçmiş durumdadır.

 

Örneğin, Cumhur İttifakından MHP, bugün de canının istediği an ve istediği yerde bozkurt gibi uluyabiliyor ve hatta ulumakla da yetinmeyip, canı istediğinde, “ben Milliyetçiyim”, “ben Türkçüyüm” ve “ben Atatürk Milliyetçisiyim” diyebiliyor iken, AK Parti, ne eskisi gibi ümmetten ve Kürtlerle kardeşlikten söz edebiliyor ve ne de bir zamanlar ayaklarının altına aldığı Milliyetçiliğe ufak da olsa bir eleştiride bulunabiliyorlar! Öyle ki, Milliyetçi olmadıklarını bile söyleyemiyorlar.

 

Aynı olumsuzluk, AK Parti’den ayrıldıktan sonra Millet İttifakına giren ve onunla temas içinde olan Sayın Gül, Davutoğlu, Karamollaoğlu ve Babacan’lar için de geçerlidir. Önceki partilerinin zulmünden! kaçalım derken, kan ve irin fırtınasına sığındılar. Çünkü onlar da ne CHP’nin önceki zulümlerini eleştirebiliyorlar ve ne de Müslümanlara hala “mürteci muamelesine itiraz edebiliyorlar.

 

Dolayısıyla bu iki ittifakın da mevcut içerikleriyle birlikte milleti canlı canlı gömecekleri yer, Anıtkabir’dir!

 

Kendilerini Müslüman olarak tanımlayan liderler eğer mevcut politikalarında köklü bir değişikliğe gitmezlerse, seçimi hangi ittifak kazanırsa kazansın, rejimin Müslümanlara mürteci muamelesi geçerliliğini koruyacaktır! Tabii ki, çıkacak her sonuçtan, liderler kadar biz bireyler de sorumluyuz.

Evet, Atatürk, belki yukarıda adları geçen liderler kadar

 

Ve iddiası olan Müslümanlar da Anıtkabir’e doluşurken

 

Çağının en güçlü lideri, Atatürk’tür. Yanlış okumadınız, sadece Asya veya Avrupa yahut diğer kıtalardaki çağdaşı liderlerden değil, çağdaşı olan bütün liderlerden, örneğin, Mussolini ve Hitler’den çok güçlüdür. Bir adım daha ileri gidelim… Atatürk, kendisinden önce ve sonra gelen liderlerin de hemen hemen hepsinden çok daha güçlüdür. Bu hüküm cümlelerinden de Atatürk’ün ne kadar güçlü olduğunu hala kavrayamayanlar ve anlayamayanlar varsa, Nemrut ve Firavun ile kıyaslayabilirler!

 

Evet, Atatürk, belki yukarıda adları geçen liderler kadar insan öldürmemiştir, ama bir liderin gücü, onun öldürdüğü insanların sayısında değil, insanlara onların rızalarıyla veya kendi zoruyla dinlerini, inançlarını ve kısaca hayat tarzlarını değiştirtmesidir!

 

Atatürk, evvela toplumunun içinde adını “mürteci” ve “bölücü” koyduğu iç düşmanlar ihdas edip haklarından gelmeye başlıyor, ama bunu yeterli görmüyor. Kürtlerin varlığını inkârla birlikte dillerini yasaklıyor ve onlara yönelik imha ve asimilasyon harekâtlarına başlıyor, ama yeterli görmüyor. Bütün toplumun kıyafetini değiştiriyor, yeterli görmüyor… Toplumun Alfabesini değiştiriyor, yeterli görmüyor… Toplumun dinini değiştiriyor, yeterli görmüyor. Ülkenin dört bir yerinde İstiklal Mahkemeleri ve yanı başına da darağaçları kurdurup, gerçekleştirdiği devrimlere bilakaydu şart iman etmeyenleri, yani kayıtsız ve şartsız bir şekilde teslim olmayanları ibretiâlem olsun diye astırıyor, ama yeterli görmüyor! Altın vuruşunu ise, 1937’de Dersim Harekâtı ile gerçekleştiriyor. Ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti, savaş uçağını ilk olarak kendi vatandaşlarına karşı ve Dersim’de kullanıyor. Atatürk’ün verdiği emir o kadar kesin ki, İhsan Sabri Çağlayangil’in de anılarında itiraf ettiği gibi, canlarını kurtarıp mağaralara sığınanları bile fare zehri ile öldürüyorlar. Suçları, “asi” olmaktır! CHP’ye tünemiş Aleviler rahatlarını bozmazlar, ama onlar da pekâlâ biliyorlar ki, bugünkü CHP’nin gözünde de hala asidirler!

 

Yanlış anlaşılmasın, biz burada, “Atatürk bunları niye yaptı?” diye hesap sormuyoruz. Zaten istesek de soramayız. Çünkü Atatürk’ü olduğu gibi öğrenmemizi, olduğu gibi tanımamızı, olduğu gibi tanıtmamızı ve olduğu gibi konuşup tartışmamızı suç sayan bir “Atatürk’ü Koruma Kanunu” vardır! Dolayısıyla bizim yukarıda yazdıklarımız –haşa summe haşa- Atatürk’e bir eleştiri değil, sadece Atatürk’ün ne kadar güçlü olduğunu evvela Anıtkabir’in bu nevzuhur ziyaretçilerine, saniyen, Türkiye’nin gözlerini ihtiras bürümüş yöneticilerine ve salisen, Türkiye’nin muhakemesi dumura uğratılmış ve hala kendisine gelmemesi için darbe üstüne darbe indirilen mazlum toplumuna anlatmaktır!

 

Anıtkabir dedik de, doğrusu, başka bir mezar neyse de, Anıtkabir’in dahi günün birinde bir ziyaretgâh ve dahi bir kıble-kıblegâh olacağını hayal bile edemezdik. Gerçi Atatürk yaşıyor iken kıbleleri Çankaya olanlar, öldükten sonra Anıtkabir’e yöneldiler. Ama buna rağmen Anıtkabir, yine de yakın zamana kadar tenha mı tenha idi. Bu tenhalık, sadece resmi törenlerde ve bir de diğer günlerde vatandaşların tazim ve turistik ziyaretleriyle bozulurdu. Bir de ne Atatürkçüsü ve ne de Müslümanı orada Fatiha okumayacak kadar bilinçli idi. Ayrıca Anıtkabir’e değil kuşlar, sinekler bile hala konmaz… Çünkü ağaç yok, konulan çelenkler de törenden sonra hemen çöpe doldurulurlar.

 

Dolayısıyla Anıtkabir’in günün birinde yüz binlerce insanın akınına uğrayacağı, belki Atatürkçüler için bir hayaldi, ama bizler için değildi.

 

Anıtkabir’in bu tenhalığı ilk olarak AK Parti Döneminde ve özellikle Cumhurbaşkanı Sayın Recep Erdoğan’ın bir konuşmasında, “Atatürk’ü ruhu faşist, söylemi Marksist çevrelere bırakacak değiliz” sözü ile bozuldu. Ve o tarihten itibaren Anıtkabir her geçen yıl daha kalabalık yığınların en büyük ziyaretgâhlarından oldu.

 

Dediğimiz gibi, Atatürkçüler bunu hayal edebilirlerdi, ama biz Müslümanlar bunu hiç mi hiç hayal etmedik! Çünkü Müslümanların hayali ve hedefi başka idi ve bambaşka idi. Ama gerçekleşen, Atatürkçülerin hayali oldu. Diğer birçok hayal gibi, bu hayali de gerçekleştiren Erdoğan ve dolayısıyla AK Parti’dir!

 

Neden Anıtkabir’in günün birinde bir ziyaretgâha veya bir kıblegâha dönüştürüleceğini hayal bile etmediğimizi aslında hepimiz biliyoruz. Çünkü Anıtkabir, hayatta iken türbe, tekke, zaviye ve ziyaret adına ne varsa, hepsini yasaklayan Atatürk’ün ölü bedeninin muhafaza edildiği yerdir. Hala anlamayanlar için bir de heceleyerek söyleyelim: A-nıt-ka-bir, A-ta-türk-ün Me-za-rı-dır! Dolayısıyla meseleye bu açıdan bakıldığında, Atatürk’e yapılacak en büyük hakaretlerden biri de mezarını tekkeye dönüştürüp, başında Fatiha-Kur’an okumak olsa gerekir!

 

AK Parti hakkında eksik bilgi vermiş olmayalım… AK Parti, burada bir değil, iki değil, tamı tamına üç hayal edilemeyeni gerçekleştirdi. Birincisi, Anıtkabir’i ziyaret eden yığınların sayısını 10’lardan, 50’lerden ve 100’lerden 100 binlere çıkardı. İkincisi, Anıtkabir’i örneğin, Mevlana ve Hacı Bayram Veli gibi ziyaretgâhlara dönüştürdü. Üçüncüsü de, Atatürk’ün hayatta iken kendilerinden hiç hazzetmediği, onu da geçtik, mürteci diye analarından emdikleri sütü burunlarından, kulaklarından ve gözlerinden getirdiği… Ve hatta bütün bunlarla da yetinmeyip darağaçlarında sallandırdığı mürtecileri Anıtkabir’e doldurdu!

 

Hele hele bu son hayali, ne Kemalistler ve ne de Müslümanlar, yüz yıl bile düşünseler, ne akıllarına gelirdi ve ne de hayal edebilirlerdi!

 

Evet, önümüzde Atatürk’ün Samsun’a çıktığı gün olarak anılan 19 Mayıs var. Bakalım, bu defa kaç yüz bin mürteci Anıtkabir’e dadanacaktır!

 

Bereket versin ki, bazı Müslümanların kendi süfli çıkarları adına, “ben de Milliyetçiyim” veya “ben de Atatürkçüyüm” demelerine benzer bir tavrı Atatürkçüler de gösterip, “ben de Müslümanım” diye gevşemiyorlar. Yoksa Anıtkabir’in bu nevzuhur ziyaretçileri, Atatürk’ün mezarının başında Fatiha ve hatta mevlit okumakla kalmaz, Anıtkabir’in adını da değiştirip, “Mustafa Kemal Veli” veya “Atatürk Veli” diye tekkeye dönüştürüverirler!

 

Sizlerin de dikkatinizi çekmiş olmalıdır; Anıtkabir’in şimdiki ziyaretçilerinin içinde resmi görevli olanları dışında Atatürkçü yok denecek kadar azdır! Çünkü Atatürkçüler inançlarından bir milim sapmıyorlar ve Anıtkabir’de bile olsa, hala “gerici mahlûklar” olarak gördükleri bu çarşaflı, örtülü, sakallı ve cübbelilerle aynı karede görünmeyi ve aynı havayı solumayı gururlarına yediremiyorlar! Dolayısıyla bu resmi günlerde o kir ve ter kokan mürtecilerin içinde olmaktansa, evlerinde kurdukları masalarının başında, bir yandan mürtecilerin Anıtkabir’deki hallerini televizyondan büyük bir hazla izlerken, diğer yandan coşa gelip, “ne örümcek ne yosun, ne mucize ne füsun; Kâbe Arap’ın olsun Anıtkabir bize yeter” şiirini okuyorlar!

 

Hülasa rejim, 100 yıl sonra bile bu kez de ölmüş olan Atatürk’ün üzerinden kendisini yeni bir yüzyıla hazırlıyorken, başta yöneticiler olmak üzere Müslümanların yapmaları gereken iş, mezarlara koşmak ve mezarlara doluşup tıkışmak değil, izzetlerini kuşanmak, işlerinde hakkı ve adaleti gözetmek ve kısaca “emredildikleri gibi dosdoğru olmaktır”. Bunun gerisi mezarlıktır, bundan gayrısı zillettir!

Diğer yazıları...
Köşe Yazarları
 ‹ 
 › 
Arşiv Arama
- -
Doğu Haber-Doğu Medya-Doğu Kültür Gazetesi
© Copyright 2013 Dogu Medya -Dogukultur. Tüm hakları saklıdır. Dkm Medya
DKM MEDYA GROUP -1
STK-DERNEKLER
FİRMALAR-İŞ DÜNYASI
STK-İŞ DÜNYASI MESAJLAR
DKM MEDYA GROUP-2
TÜRKİYE-BÖLGE, FİRMALAR- İŞ DÜNYASI
DOĞU KÜLTÜR MEDYA
SERHAT HABERLER
BAĞLANTILARIMIZ
STK-İŞ DÜNYASI MESAJLAR
STK-DERNEKLER
FİRMALAR-İŞ DÜNYASI
DOĞU KÜLTÜR MEDYA