1 MAYIS ve EMPERYALİZM VE GERİCİLİĞİN İÇ YÜZÜ


Bu makale 2021-04-28 18:05:16 eklenmiş ve 63 kez görüntülenmiştir.
Tamer Uysal

 

EMPERYALİZM VE GERİCİLİĞİN İÇYÜZÜ

Dünya’da toplumsal eylemlilik ve gençlik hareketlerinin ivme kazandığı yıllardı 1960’lı yıllar. O dönemin tam da ortasında uzunca bir şiir yazmıştı Ataol Behramoğlu, 1965 yılında ve “Bir Gün Mutlaka” adında:

 

“Gencim daha, dünyayı görmek istiyorum, öpüşmek ne güzel, düşünmek ne güzel, bir gün mutlaka yeneceğiz!

Bir gün mutlaka yeneceğiz, ey eski zaman sarrafları! Ey kaz kafalılar! Ey sadrazam!

Sevgilim on sekizinde bir kız, yürüyoruz bulvarda, sandviç yiyoruz, dünyadan konuşuyoruz”

 

Herkesin dünyadan ve güzel şeylerden konuştuğu bireyciliğin bir kâbus gibi toplumumuza henüz çökmediği yıllardı o yıllar. Komşumuzun bahçesindeki erik ağacı hepimizin idi. Çoğumuzun evindeki transistorlu radyolardan en güzel şarkılar beraberce dinlenirdi. Ekmeği veresiye de bulsalar karnımızı doyuruyorlardı. Yine bol sıfırlı olmayan büyüklerimizin verdikleri paralarımızla alıp “şeker de yiyebiliyorduk”…

 

Sanayinin çocuk işçi çalıştırması 18.YY’ın başlarında gerçekleşti… Reformla Rönesans hareketleri öncesi yani 1789 Fransız İhtilali’nden sonra 1801’de buhar gücüyle işleyen makinaların bulunması endüstride gelişmeye yol açınca, ihtilalin itelemesiyle köy ve kasaba topluluklarının büyük kentlere yığılması zaten yoksul olan bu kesimin daha da yoksul kentli sanayi işçilerine dönüşmesine neden olmuştu.

 

O zaman batı toplumlarında egemen olan ekonomik ve toplumsal anlayış, rasyonel insan, ekonomik insan kavramını temel alan “Bırakınız Yapsınlar, Bırakınız Geçsinler” formülasyonuydu. Her bireyin aradığı özgürlük, doğru olan özgürlük anlayışından saparak ekonomik girişim ve yarışma, yani rekabet özgürlüğü haline bürünüyor birey kendi çıkarını kollarken ve yerine getirmeye çalışırken genel yararı yani kamu yararını da en iyi düzeyde gerçekleştirmiş oluyor türünden düşünceye sapıyordu. Türkiye’de sağcı iktidarların mutlak, gerici reformist iktidarların da benzeri her mahallede bir zengin yaratma düşüncelerinin temelinde yatan buydu.

 

Bu da doğal olarak böylesi bir anlayıştan bireyler arasındaki ilişkilerde kimsenin de araya girmeyeceği giremeyeceği bireyler arasında sözleşme yapma özgürlüğü gibi bir özgürlük düşüncesini ortaya çıkarmıştı. İşte, ancak bu özgürlük anlayışı başta aristokrat kentli, soyluların baskılarına karşı verilmiş mücadele sonucunda ortaya konmuşsa da yeni gelişen sınıfsal yapıyla burjuvazinin işçi sınıfına ve örgütlerine yönelttiği bir hak sözde “özgürlük” hakkı haline dönüştü.

 

“Bireysel anamalcı ile bireysel emek karşı karşıya gelip kendi istekleri ile örneğin çok düşük bir ücret ve çok uzun çalışma saatlerini öngören bir sözleşme üzerinde anlaşırlarsa buna kimsenin bir şey diyeceği yoktur”.

 

18.Yy boyunca gelişen bu egemen anlayışın sonucunda işçiler arasında yaygın bir yoksulluk, hastalık, yüksek çocuk ölümü oranları, çok düşük eğitim düzeyi ve daha birçok olumsuz koşul ortaya çıkmıştır. Çünkü anamalcı karşısında hiçbir korunması olmayan, yalnız kolgücüne sahip tek tek işçiler 16 veya 18 saati bulan işgünleri karşılığında çok düşük ücretlerle ve sağlıksız koşullarda çalışmaya zorlanmaktaydılar.

 

Doğal olarak kadınlar, 5-6 yaşından itibaren çocuklar kıyıcı, yıkıcı felaket düzenden nasibini almışlardır. Onlar da bu düzenin dışında farklı bir konumda düşünülmemişlerdi.

 

Ortaçağda kralın ve ruhban, dinci sınıfın koyduğu yasalar adeta tanrı yasaları sayılmış, krala karşı gelmek yasaklanmıştır. Kralın tanrı buyruğuyla o yere gelen bir kimse olduğu ve davranışlarından dolayı da kimseye hesap vermek zorunluluğu bulunmadığı belirtilmiş ve benimsenmiştir. Bizde Osmanlı padişahının “Zıllullah-ı fil-i Âlem” yani Tanrının yeryüzündeki gölgesi sayılması olayında olduğu gibi. Onun buyruklarına da karşı çıkılmamıştır. Çünkü ferman padişahındı…

 

“Toplumdaki şu basamaklanmayı bir kaldırın, şu çalgının uyumunu bir bozun görürsünüz o zaman kopacak gürültüyü !..”

Böyle diyordu William Shakespeare. Gerçekten bir gümbürtü kopuyordu. Artık işler doğaüstü güçlere bırakılmıyordu. Ortaçağın küçük ve kapalı toplulukları yokolmuştu. Onların daha önce benimsenen yasallık ölçütlerinin de geçerli yanı kalmamıştı. Eşitsiz bilincin kaynağı kapitalizmdi ve kapitalistler eğitimli bir insan, bilinçli topluluklar istemediler. Hele bilinçli bir işçi sınıfını hiç istemediler.

 

Ancak “sınıf” 19.Yy’da ideolojisini bulmuştu. Gelişen sınıfsal bilinç yönetim, kendi demokratik anlayış ve kurduğu örgüt yoluyla yapılan köklü değişmeler sonucunda kendi özaygıtı olarak meyvesini sunmuştu işçi sınıfına…

 

19.Yy’da eskinin formülasyonuyla işçi sınıfıyla ve özörgütleriyle başedilemeyeceğini anlayan kapitalizm ise buna karşılık insanlığa yeni olmayan ilkelliğin ve barbarlığın bir yöntemi olarak savaşı yeniden sundu. Bu defa üstelik hem daha acımasız hem daha da kıyıcı…

 

Burjuvazinin ve emperyalizmin hizmetinde işbirlikçi faşizm dünya işçi hareketine ve gelişen uluslar mücadelelerine de en büyük düşman oldu. Ultra emperyalist sistemin dümeninde ABD odaklı düzenin uşaklığının günümüzdeki uzantı ile dayanak noktaları ve emperyalist sermaye koruyuculuğunun temel direkleri bunun sonucunda yükselmişlerdir: Sözde üretim faktörü olarak sermaye ile ‘emeğin’ ilişkisini köle ve üstün insan arasındaki ilkel ve bağnaz ilişkiye benzeten Nietzsche felsefesi Alman faşizminin temel besini olmuştur.

 

Bu mantığın sermaye diktatoryası nam-ı diğer faşizm’in temel dayanağı oydu. Sosyalizmi ve devrimci işçi sınıfının burjuvaziye karşı ilerici hareketini kölelerin ahlak başkaldırışı olarak gören felsefe savunuculuğu düşünce özgürlüğünün de önünde en büyük engel olarak duran gerici karakterli faşizmdi.

 

Öte yandan emperyalist sistemin ekonomik temellerini kuran ve oturtan kapitalizmin kriz dönemlerinde reformistlerin ortaya attıkları birtakım ikameci sözümona sosyal politikalar ise oportünist bir tavrın örnekleri olarak emeğin cephesine geçici yanılsamalardan başka bir şey vermemiştir. Onlara göre emek ve sermaye arasındaki çelişki sadece bilgisizliğe dayanmaktadır, bilinçsizliğe değil!..

 

Böylece emek cephesinde yanlış ata oynayanlar kendilerine göre yenilgiye de kılıf uydurmuşlar, bunun teorisini baştan ortaya koymuşlar, üretimlerini de sadece teslimci bir mantaliteye dayandırmışlardır. Sanki yaşanan her türlü çelişkinin; eşitsizliğin altında yatan gerçek neden buymuş gibi.

 

Bugün de dün olduğu gibi faşizmin, gericiliğin karşısında en büyük ve örgütlü güç ilericilik, işçi sınıfının mücadelesi ve devrimciliktir.

 

Tamer UYSAL

 

 

 

 

 

 

XXXXXXXXXXXXXXXXXXXX

XXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXX

 

 

 

 

1 MAYIS GELİYOR...

 

“1 Mayıs geliyor. İki dünya, bu büyük mücadelede karşı karşıya duruyor: sermaye dünyası ile emek dünyası, sömürü ve kölelik dünyası ile kardeşlik ve özgürlük dünyası. (…) 1 Mayıs’ın kutlanışı, davamıza binlerce yeni savaşçı kazandırsın ve bütün halkın özgürlüğü, sermayenin boyunduruğunda çalışan herkesin kurtuluşu için büyük mücadelemizde güçlerimiz artsın!”

V. İ. Lenin (Nisan 1904)

 

1 Mayıs İşçi Sınıfının Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü, 1 Mayıs, işçinin ve emekçinin bayramı. Tüm dünyada olduğu gibi Ülkemizde de 1 Mayıs'lar işçilerin ve emekçilerin katılımıyla kutlanıyor.

İlk kez 1921 yılında emperyalist işgal altında gerçekleştirilen 1 Mayıs, ülkemizde 1922 yılında işçi bayramı olarak kabul edilmişti. İlk kitlesel kutlamalar da 1925 yılında çıkartılan “Takrir-i Sükûn  Kanunu”na kadar sürmüştü.

1976 yılına kadar 1 Mayıs'ın yasaklı olduğu bu yıllarda 1 Mayıs kitlesel olarak kutlanamamıştır ama 1976'da on binlerce işçi ve emekçi Taksim 1 Mayıs Meydanı'nda "Yaşasın 1 Mayıs, Bütün Dünyanın İşçileri Birleşin" diye haykırıyordu…

1 Mayıs 1977’de burjuvazi İstanbul Taksim Meydanı’nı kana bulayacaktı. 1977 1 Mayıs’ında yüzbinlerce işçi ve emekçi, yine geniş katılımla sokaklara ve alanlara sahip çıkmıştır. Fakat saldırı sonucunda 34 ölü ve yüzlerce yaralı bedel vermiştir işçi sınıfı.

Nasıl ki 1880'li yıllar, işçi sınıfının gelişmesini, güçlenmesi ve mücadelesini engelleyemediyse 1977’deki katliam da Türkiye işçi sınıfını yıldıramamıştır.

1 Mayıs 1978'de işçi sınıfı kitlesel olarak yeniden alanlara çıktı. 12 Eylül darbesi ardından bile, sınıf bilinciyle devrimci işçiler ve sosyalist güçler her koşul altında 1 Mayıs geleneğini yaşattılar. Fabrikalarda, atölyelerde, okullarda, cezaevlerinde, kısaca mücadelenin olduğu her yerde 1 Mayıs'ı kutladılar.

Günümüzde işçi sınıfının gücü ve gelişimi egemen sınıfları korkutuyor. Ağır çalışma koşulları, aşırı sömürü ve kâr üzerine kurulu düzenin sürdürülmesi için uygulanan baskılar her geçen gün daha da artıyor. 

Varlığı sömürüye ve zora dayanan tekelci sermaye, işçi sınıfının bayramını da zaman zaman yasaklayıp kitlesel mücadelesinin hızını kesmeye,  örgütlü işçi sınıfına karşı korkusunu biraz olsun dindirmeye çalışıyor. En küçük hak talebi ve demokratik yasalar bile sömürü çarkının dönmesi için ortadan kalkıyor, örgütlenme hakkı, sendika hakkı engelleniyor.

Ancak 1 Mayıslar baskı ve sömürü altındaki işçi ve emekçilerin kararlı, özverili ve inançlı sesini susturamıyor. İşçi sınıfının bilinçlenerek gerçekleştirdiği ilk eylemden bu yana, tüm dünyada 1 Mayıslar, yıldırma, saldırma, tutuklama ve katliamlar altında sürdürülüyor.

İlk kez 1856’da Avustralya’nın Melbourne kentinde taş ve inşaat işçileri, günde sekiz saatlik iş günü için Melbourne Üniversitesi’nden Parlamento Evi’ne kadar bir yürüyüş düzenlediler.

1 Mayıs 1886 günü ise ABD’de Amerika İşçi Sendikaları Konfederasyonu önderliğinde yarım milyonu aşkın işçiyle "8 saatlik işgünü" talebiyle göstermiş kararlılık, 4 emekçinin ölümüyle sonuçlanmıştı.

İşçi sınıfı, 1 Mayıs 1886'yı unutmadı.

14 Temmuz-21 Temmuz 1889’da toplanan İkinci Enternasyonal’de Fransız bir işçi temsilcisinin önerisiyle 1 Mayıs gününün tüm dünyada “Birlik, mücadele ve dayanışma günü ” olarak kutlanmasına karar verildi. Devrimci enternasyonalin ilk kongresinde 1 Mayıslarda eylem yapma kararı alınıyordu.

1890'dan bu yana dünyanın her yanında 1 Mayıslar, ”Uluslararası Birlik, Mücadele ve Dayanışma

Günü” olarak kutlanıyor…

Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye işçi sınıfı da 1909'dan bu yana kutladı, 1 Mayıs'ı. Hâkim sınıflar ise korktu 1 Mayıslardan.

Egemenler 1 Mayıs'ı "Bahar Bayramı" yapıp işçilerin kırlara giderek çiçek toplamalarını istedi. Devrimci İşçi Sendikalarının gelişip güçlenmesini engellemek için işveren güdümlü sarı

sendikalar kurdular.

Bu sendikaların yöneticileri olan sendika ağaları, işverenlerin istediği sendika yasasını, toplu sözleşme, grev ve lokavt yasasını onayladılar. Esnek üretimi gelenek haline getirdiler. Hatta daha da ileri gidip 24 Temmuz’u bayram ilan ettiler.

 

1977 1 Mayıs'ında Taksim Meydanı etrafındaki binalara mevzilenmiş cinayet timleri 36 emekçi insanımızı katlettiler. O gün tarihe  “Kanlı Pazar” olarak geçti.

1978’de yüzbinler Taksim meydanına aktı ardından.

1979’taki sokağa çıkma ilan edildi. Buna rağmen yüzbinlerce emekçi yine 1 Mayıs’ı kutladı.

Burjuvazinin yasakları 1989’un 1 Mayıs'ında kırıldı. On binlerce işçi ve emekçi 1 Mayıs'ı kutlamak için Taksim Meydanı’na yürüdü. Açılan ateş sonucu “Mehmet Akif Dalcı” isimli bir devrimci şehit düştü.

90 1 Mayıs’ında 40'tan fazla emekçi ağır yaralandı.

96 1 Mayıs'ı ise 12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra gerçekleştirilen ilk kitlesel kutlama olmuştu. Ancak daha sabah saatlerinde 3 emekçi gencin öldürülüşü, işçilerin kutlamalarını öfke ve şiddete

dönüştürmüştü. Burjuva medya ise kırılan camlar ve ezilen çiçekler üzerinden demagoji yaparak gerçekleri saptırarak halkı yanıltmaya çalıştığından, işçilerin ve emekçilerin son yıllarda gerçekleştireceği kutlamaların kuşkuyla karşılanmasına ve kitlesel olarak kutlanmasına engel olacak zemini hazırlamıştır.

Bu yüzden 97 ve 98 1 Mayıs’larında alanlar çoklukla sendika ağalarıyla reformistlere kalmıştı.

1 Mayıs'lar 2000'li yıllara varana dek tüm dünyada işçilerin ve emekçilerin katılımıyla coşkuyla

kutlanmıştır, kimi zaman 77’nin 1 Mayısında olduğu gibi ezilen ve sömürülenlerin katledilmesine yol açmıştır.

2006 yılında en geniş katılımın yaşandığı ilçe Kadıköy oldu.

2007 1 Mayıs’ını tekrar Taksim’de kutlayarak 1977’de şehit olan emekçileri de anmak isteyen kitleler silah, biber gazı, gaz bombası kullanılarak durdurulmaya çalışıldı.

2008 Nisan’ında, 1 Mayıs’ın “Emek ve Dayanışma Günü” olarak kutlanması kabul edildi.

2010 1 Mayıs’ı 140 bin kişinin katılımıyla Taksim’de kutlandı.

2013 1 Mayıs’ı, 1977 Mayısından sonra olaylı bir başka 1 Mayıs olarak tarihe geçti. 1 Mayıs’tan 4 ay önce “Taksim’i Yayalaştırma projesi “adı altında Taksim işçilere ve emekçilere kapatılmasına karşın emekçiler simge 1 Mayıs alanını zorladı. Göstericilere karşı ateşli ve ateşsiz silahlar kullanıldı ve hastaneye bile gaz bombası atıldı.

İşçi sınıfı, 1 Mayıslarda nice şehitler vermiştir. Emperyalizme ve kapitalist sömürüye karşı da siper olmuştur.

Dünyada en yüce değer, insanın ürettiği “emek” değil midir?

Onlara “Şehit” diyoruz,  ya, niye diye soruyorlar. Babalarının hayrına ölmedi onlar, yok, alanlara yalnız kendi hakları için çıkmadılar. Sahip oldukları en güzel şeyi,

Canlarını feda ettiler.

“YAŞASIN 1 MAYIS”!

 “1 Mayıs, işçi sınıfının bu taleplerinin her yıl dile getirildiği gün olacaktır. Ve daha iyi günler doğduğunda, dünya işçi sınıfı kurtulduğunda, büyük bir olasılıkla insanlık o zaman da 1 Mayıs'ı, geçmişte verilen zorlu mücadelelerin ve çekilen acıların anısına yine kutlayacaktır.”

Rosa Luxemburg (Şubat 1894)

 

Derleyen: TAMER UYSAL

 

Diğer yazıları...
Köşe Yazarları
 ‹ 
 › 















Seri İlanlar
Arşiv Arama
- -








Doğu Haber-Doğu Medya-Doğu Kültür Gazetesi
© Copyright 2013 Doğu Medya, Doğu Kültür, Doğu Haber, Doğu Kültür M. Tüm hakları saklıdır. Dkm Medya