Diyanet Camiasına ve Din Adamlarına: Kürtlerle Kardeşliğinizde Samimi misiniz?


Bu makale 2021-04-02 20:09:46 eklenmiş ve 55 kez görüntülenmiştir.
Dr. Bekir Tank

 

Diyanet Camiasına ve Din Adamlarına: Kürtlerle Kardeşliğinizde Samimi misiniz?

 

Yüce Kitabımız Kur’an’da geçen olayı hatırlayalım: Hz. İbrahim, her şeyin biricik yaratıcısı olan Allah’a, “Rabbim! Ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster” diye talepte bulunduğunda, Allah, “Ben Allah’ım, böyle diyorsam böyledir! Sen kim oluyorsun da sözümü sorguluyorsun?” diye gazaba gelip cezalandırmadı. Aksine o sonsuz şefkati ile İbrahim’e de işin ucundan biraz tutturarak ona ölüleri nasıl dirilttiğini en ince ayrıntılarına kadar gösterdi.

 

Ve Hz. Muhammed ile ashabı arasında zaman zaman geçen o konuşmaları-istişareleri de hatırlayalım: Hz. Muhammed’in bazı sözleri ve kararları sahabenin aklına yatmadığında, “Ey Allah’ın Resulü, bu söylediklerin Allah’tan gelen vahiy mi, yoksa kendi düşüncelerin mi?” diye soruyorlardı. O da, “Haddinizi biliniz! Siz kim oluyorsunuz da bir peygamberin sözlerini-kararlarını dilinize dolayıp duruyorsunuz?” diye çıkışmak yerine, büyük bir şefkat ve merhamet ile cevaplardı.

 

Kendilerini biricik yaratıcı olan Allah’a kul ve O’nun gönderdiği son Peygamber olan Hz. Muhammed’e ümmet olarak tanımlayan ve tabii ki dinde kardeşler olduğumuz siz din adamlarından da biricik istirhamımız, tıpkı bir İbrahim ve tıpkı bir sahabe imanı ve teslimiyeti içinde yönelttiğimiz soruları gazaba gelip öfkelenmeden ve bizleri sapıklık, bölücülük, inkârcılık ve Kürtçülük gibi sıfatlarla itham etmeden cevaplamanızdır.

 

Bu soruların zihnimizde oluşmasının nedeni, bazı söz ve fiillerinizin vaaz ettiğiniz İslam ile taban tabana zıt olmasıdır. Bu çelişkileri de Diyanet İşleri Başkanı Sayın Prof. Dr. Ali Erbaş’ın geçenlerde gittiği Diyarbakır’da söylediği sözler üzerinden göstermek istiyoruz.

 

Erbaş dedi ki: “Çocuklarımızı İslam'ın dışındaki ideolojilere, inançsızlığı pompalayan birtakım örgütlere, yapılara kaptırmayalım. Kaptırırsak bu bizim için çok büyük bir vebal olur.”

 

Erbaş dedi ki: “Biz ne kadar din-i Mübin’i İslam'ın sahih kaynaklardan öğretilmesine gayret edersek ve öğrendiğimiz ilmi irşada dönüştürürsek her karış toprağında ilim fışkıran bu güzel beldeler, bu güzel şehirler inşallah daha güzel olacak. Bu güzellik, insanımızın üzerinde gözükecek, bu güzellik gençlerimizin üzerinde gözükecek. Bunda da hepimizin payı olacak.”

 

Erbaş dedi ki: “Camileri ile medreseleri ile bu topraklar, bu medeniyetin en zengin dönemleri yaşamasına vesile oldu. Anadolu topraklarının meşalesi işte bu beldede yakıldı. Yakılan bu meşale ilimle, irfanla, bilgiyle ve hikmetle diğer yerlere götürüldü.”

 

Ve Erbaş dedi ki: “Amacımız, din-i Mübin’i İslam'ı insanımıza öğretmektir.”

 

Bu ve benzer sözleri sadece Erbaş değil, bütün din adamları vaazlarında, derslerinde ve sohbetlerinde sarf etmekte ve söz Kürtlere geldiğinde ise, kardeşliğin altını kalınca çizmektedirler.

 

El Hak, hepsi de doğru söylüyor. Nitekim biz Kürtler de söyledikleri doğru sözler için hiç tereddüt etmeden “semi’na ve saddekna-işittik ve tasdik ettik” dedik ve diyoruz. Ancak istisnaları dışında din adamlarının bazı sözleri ve fiilleri var ki, onları sorgulamamak insanı maazallah dilsiz şeytan yapar. İşte bu hassasiyettir ki, Erbaş’ın şahsında din adamlarımızdan şu soruların cevaplarını bekliyoruz.

 

Bir: Çocuklarımızı İslam’ın dışındaki ideolojilere, inançsızlığı pompalayan örgütlere ve yapılara kaptırmamamız konusunda bizleri uyarırken, devletin yüz yıldır bize karşı uygulayageldiği inkâr, asimilasyon ve imha politikalarına ve kendi dinini bize ve çocuklarımıza dayatmasına ne diyorsunuz?

 

İki: Çocuklarımızı malum örgütlerin ve yapıların dikte ettikleri ideolojilere karşı korumamız konusunda bizi uyarırken, peki, devletin yüz yıldan beridir okullarda ve üniversitelerde dayattığı dine, ifsada ve inkâra karşı çocuklarımızı nasıl korumamızı öneriyorsunuz?

 

Dikkat ederseniz, sizlerden gücünüzü aşan taleplerde bulunmuyoruz. Sadece sizlerin kimi söz ve eylemlerinizle zihnimizde oluşturduğunuz soruları yöneltiyoruz.

 

Örneğin, camilerin ve kurumlarınızın kitaplıklarında Türkçe Kur’an-ı Kerim Mealinin yanına Almanca veya İngilizce mealler koyduğunuz gibi, Kürtçe meal de koymanız mı ırkçılıktır, yoksa koymamanız mı? Çünkü sizler de takdir edersiniz ki, camilerde ve diğer kurumlarda bir Alman’ın veya bir İngiliz yahut bir Fransız’ın da bulunması bir istisna iken, buna karşılık Kürtlerin olmadığı bir cami ve kurum neredeyse yok gibidir!

 

Örneğin, kürsülerde ve sohbetlerde “sizin renklerinizin ve dillerinizin ayrı olması da Allah’ın ayetlerindendir” ayetini okurken, Kürtçenin de bu ayetlerden olduğunu ve Kürtçeyi yasaklamanın veya kısıtlamanın tıpkı Allah’ın ayetlerinden birini yasaklamak ve kısıtlamakla aynı olduğunu söylemenizin önündeki engel nedir?

 

Örneğin, bir yandan Abdullah Öcalan’lar, İsmail Beşikçi’ler ve Yalçın Küçük’ler ve diğer yandan rejim, Kürtleri İslam’dan koparmak için seferber olmuş iken, siz bugüne kadar ne yaptınız ve şimdi ne yapıyorsunuz? Daha açık soralım; Her biri kendi dini, ideolojisi ve vaatleriyle gelirken, siz bize devletin dini ile mi, yoksa Allah’ın dini ile mi geliyorsunuz?

 

Gördüğünüz gibi, kimi söz ve eylemleriniz bizi samimiyetinizden şüphelendirmeye kadar götürmüş bulunmaktadır. Ama sizler bu şüpheyi mesela gücünüzün dâhilinde olan şu iki eylemle pekâlâ giderebilirsiniz.

 

Bu eylemlerden biri, Diyanetin bastırdığı Kürtçe Kur’an Mealini bütün camilerdeki ve kurumlarınızdaki kitaplıkların görünür bir yerine koymanız ve diğeri de artık insafa ve vicdana gelip, Kürtlerin de kendi dillerini yaşamalarının ve yaşatmalarının onların temel haklarından olduğunu söylemeniz ve bu hakkın iadesi için üzerinize düşen yükümlülükleri yerine getirmenizdir…

 

Öyleyse gün, söylediklerimizi hayatımıza geçirmek günüdür! Gün, izzetimizi yeniden kuşanmak günüdür ve gün, Habil ve Kabil gibi bir kardeşliği değil, şartlar ne olursa olsun, Musa ve Harun gibi bir kardeşliği yeniden inşa etmek günüdür!

 

İşte size irşat! İşte size tebliğ, işte size kardeşlik ve işte size adil ve dahi güçlü devlet!

 

xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx

 

 

xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx

Beyine Düşman Olan ve Beyinden Öç Alan Bir Bürokrasi ile mi Türkiye’ye Beyin Göçü Sağlayacaksınız?

 

Ülkesi için değil gecesini ve gündüzünü, hayatını bile ortaya koyan Başkan Sayın Erdoğan’a bir öneri ile konuya girelim:

 

Lütfen danışmanlarınıza veya ilgili birimlerinize değil, doğrudan size ulaşabilecekleri bir iletişim adresi veriniz de Türkiye’ye dönüş yapmak isteyen beyinlere bu bürokrasinin nasıl bir cehennem yaşattığını bizzat mağdurlarından öğreniniz.

 

İçimiz kan ağlayarak ifade etmeliyiz ki, bürokraside öyle bir kesim var ki, bu ülkede kan gövdeyi götürse de, bu ülkenin insanları açlıktan birbirilerini yeseler de ve hatta bu ülke işgale uğrasa da zerre kadar üzülmezler, aksine bu manzaralardan aldıkları şeytani zevkin tadını çıkarmaya çalışırlar. Her ne suretle olursa olsun elde ettikleri makamları ve imkânları bu ülkeye borçlu olanların kendi ülkelerine böyle bir zulmü, böyle bir ihaneti reva görmelerinin nedeni nedir acaba?

 

Bu bürokrasi, geçelim Türkiye’ye gelecek beyin göçünü, bilgiyi, bilimi ve bilimsel projeleri desteklemeyi, mümkünse bunları kendisi çalıp birilerine peşkeş çekiyor, değilse bir daha Türkiye’yi düşündürtmeyecek şekilde onların analarından emdikleri sütü burunlarından getirtiyor.

 

Bu güruhun zerre kadar bile olsa emeğe saygısı yoktur! Bu güruhun dünyasında hakkı ve adaleti gözetmek ve dahi ehliyete ve liyakate özen göstermek asla yoktur! Sanki bir görevleri vardır, o da işleri olabildiğince zorlaştırmak ve mümkünse engellemektir.

 

Aralarında elbette işlerinin ehli olan saygın bürokratlar da vardır. Ama eminiz ki, onlar da bu meslektaşlarından benzer mağduriyetleri yaşıyorlardır.

 

Osmanlı Devleti’nin son dönemlerindeki Yeniçeri Ocağı ne ise, Türkiye’deki bürokrasi de odur. Dolayısıyla hükümetin, dahası devletin ne yapıp edip bu bürokrasiyi halletmesi gerekiyor.

 

Düşününüz ki, bir buluşunuzla veya bilimsel bir projeniz ile TÜBİTAK’a veya ilgili olan başka bir kuruma başvurdunuz. Hak ettiğiniz muameleyi görmeniz veya hak ettiğiniz sonucu almanız adeta mucizedir. Eğer mümkünse onca emek verdiğiniz o çalışmayı elinizden alıp kendi adamlarına peşkeş çekerler veya bir daha böyle bir girişimde bulunmayı hayal bile edemeyeceğiniz şekilde sizi soğutur ve küstürürler. Bunu hem kendimiz yaşamışımız ve hem de yaşayanları biliyoruz. Dediğimiz gibi, şikâyetimizin hakikaten yerini bulacağı bir iletişim adresi olduğu takdirde inanıyorum ki, yüzlerce insan bu anlamda maruz kaldıkları haksızlıkları ve engelleri paylaşacaklardır.

 

Sanayi ve Teknoloji Bakanı Sayın Mustafa Varank’ın Türkiye’ye beyin göçünü gerçekleştirmek amacıyla sunduğu destekleme paketi takdire şayandır. Ancak bundan gerçekten bir sonuç almak istiyorlarsa, Türkiye’ye geri dönmeye ve bilgilerini insanlarının hizmetine sunmaya amade olan beyinleri bu sırtlan bürokrasinin saldırılarına karşı koruma güvencesini de vermelidirler. Bu güvenceyi vermedikleri takdirde Türkiye’ye bir beyin göçü beklemesinler. Çünkü bu beyinler hem Türkiye’de bürokrasi diye bir canavarın varlığından haberdardırlar ve hem de emeklerini bu canavara kaptırmayacak kadar akıllıdırlar!

 

Yani ne kadar güvenlik, o kadar Türkiye’ye beyin göçü. Ve ne kadar emeğe saygı o kadar Türkiye’ye bilgi akışı! Yetkililer bu destek-teşvik programının da diğer birçok destek-teşvik programı gibi akamete uğramasını istemiyorlarsa, taşları değil, bürokrasiyi bağlasınlar ki, beyinler de Türkiye’ye korkusuzca gelebilsinler.

 

 

Xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx

xxxxxxxxxxxxxxxxxxxx

 

AK Parti Alamet-İ Farikalarını Birer Birer Yitirirken

 

AK Parti 7. Olağan Büyük Kongresini de gerçekleştirdi. Hayırlı olsun.

 

AK Parti’nin ilk yılları gerçekten Türkiye’ye adeta bir bahar havası gibi esiyordu. Ülke kalkınıyordu. Devletin imkânları bir avuç azınlığın pençesinden kısmen de olsa kurtarılarak halkın hizmetine sunuluyordu. İnançlarını yaşayanlara yönelik sürek avları ve eğitim engeli ortadan kaldırılıyordu. Yolsuzlukların üstüne cesaretle gidiliyordu. Ehliyet ve liyakat genelde aranan şartlar arasında idi. Düşüncesini ifade etmenin önündeki engeller kaldırılıyordu. İnsanlarda, “düşüncemi ifade edersem, işimden, aşımdan ve makamımdan olurum” korkusu gittikçe azalıyordu. Belediyeler daha çok hizmetleriyle anılıyorlardı.

 

Doğrusu AK Parti’nin gerçekleştirdiği yenilikler ve hizmetler o kadar fazla ki, buraya sığmaz.

 

Ancak milletin AK Parti’ye en fazla destek verdiği ve bu desteğini bir de 15 Temmuz ile taçlandırdığı bir esnada AK Parti’nin hakkı, adaleti, ehliyeti ve liyakati gözetmede ve düşünceyi ifade etme özgürlüğünde daha da ileri gitmesi gerekirken ve beklenirken, bu değerleri yitirdiğini görüyoruz.

 

Birer bilim yuvası olması gereken üniversitelerdeki vesayete son vermek yerine başka bir vesayetin konulması üniversitelerin zaten sorunlu olan seviyesini daha da aşağıya çektiği bir gerçektir. İnsanlar dile getirmekten korksalar bile, üniversitelerin diğer ciddi bir sorunu da ırkçılıktır. Irkçılık hem adam kayırmada belirleyicidir ve hem de tasfiye etmede. Örneğin, kendi özgeçmişine bildiği dillerin arasında Kürtçe’yi de yazan bir akademisyene adil davranabilecek üniversite varsa bile, istisnadır. Gerek üniversitelerde ve gerekse diğer kamu kurumlarında -ki bunlara özel kurumlar da eklenebilir- yüz binlerce insan “bildiği yabancı diller” bölümüne iyi bildiği halde anadili olan Kürtçe’yi yazmaya korkmaktadır.

 

Milli eğitim sistemi de içerik olarak millileştirilemedi. Bu bağlamda ne tarih kitapları resmi yalanlardan arındırılabildi ve ne de ders kitaplarının milletin değerleriyle çatışan dili düzeltilebildi.

 

AK Parti, devletin inkâr politikalarına resmiyette son vermekle bu insanlık suçunu biraz hafifletti, ama bunun da devamını getirmedi veya getiremedi. MEB müfredatına dahi koyduğu halde milyonlarca Kürt öğrencinin Kürtçe’yi öğrenmeleri için atadığı öğretmen sayısının iki elin parmaklarını bile geçmemesi, doğal olarak Kürtler tarafından da onur kırıcı bulunmaktadır.

 

İlk yıllarda hizmetleriyle ve yenilikleriyle anılan belediyelerin yerinde bugün yellerin esiyor olması ve birçok belediyenin de bugün maalesef çeşitli haksızlıklarla anıldıkları bir gerçektir.

 

Yolsuzlukların üzerine gitmek, hakka ve adalete riayet edip işi ehline vermek ve ihalelerde şeffaflık gibi konulardaki güvenilirliği de hızla irtifa kaybetmektedir.

 

AK Parti’nin yitirmekte olduğu diğer bir özelliği de farklı düşüncelere gösterdiği saygı ve tahammüldür. Örneğin, bugün itibariyle hem de AK Parti tarafından kaldırılan İstanbul Sözleşmesi üzerinden yaptığı eleştiriler nedeniyle Sayın Abdurrahman Dilipak hakkında 81 ilde suç duyurusunda bulunulmasını ve Ayasofya Camii imamının hem inancı ve hem de bulunduğu makam nedeniyle görevi olan bir konuda İslam’ın hükümlerini söyledi diye Sayın Özlem Zengin tarafından uyarılmasını toplum böyle değerlendirmektedir.

 

Bütün bu olumsuzluklarına rağmen AK Parti’nin hala açık ara ile birinci parti olmasının nedeni ise, muhalefet partilerinin gerek vaatleriyle ve gerekse icraatlarıyla hala AK Parti’den daha geri olmalarıdır.

 

Fakat AK Parti’nin de bu çapsız muhalefetin verdiği rahatlıkla kendi yanışlarında ısrar etmek yerine hem yitirdiği veya yitirmekte olduğu hasletleri yeniden kuşanması ve hem de yeni hasletler edinmesi gerekir. Sarsılan güveni yeniden kazansın. Aksi halde, bir dostumuzun da dediği gibi, seçmenin de hüsnüniyetinin bir sınırı vardır.

 

DR. BEKİR TANK TÜM YAZILARI.. 

 

 

Diğer yazıları...
Köşe Yazarları
 ‹ 
 › 















Seri İlanlar
Arşiv Arama
- -








Doğu Haber-Doğu Medya-Doğu Kültür Gazetesi
© Copyright 2013 Doğu Medya, Doğu Kültür, Doğu Haber, Doğu Kültür M. Tüm hakları saklıdır. Dkm Medya