Mısır'da köle Türkler ve Avrupa'da işçi Türkler – 1


Bu makale 2020-11-13 19:42:42 eklenmiş ve 241 kez görüntülenmiştir.
Dr. Bekir Tank

 

Mısır'da köle Türkler ve Avrupa'da işçi Türkler – 1

 

Uzun bir süredir Avrupa’daki Türkleri böyle bir karşılaştırma üzerinden değerlendirmek istiyordum, ama bir türlü gerçekleştiremedim. Bu konunun onlarca makaleye ve kitaba sığmayacak kadar geniş olduğunu sizler de takdir edersiniz. Bu nedenle hemen belirteyim ki, burada yazacaklarım konuya sadece mütevazı bir giriş olabilir ancak.

 

Avrupa’daki İslam karşıtlığının giderek arttığını ve özellikle kimi liderlerin son zamanlardaki İslam ve Müslüman karşıtı söylem ve eylemleriyle Avrupa kamuoyunda panik ve korkuya yol açtıklarını ve böylece mevcut toplumsal barışı zehirlediklerini görüyoruz. Bu da doğal olarak Müslümanlara karşı bir cephenin oluşmasına yol açıyor.

 

Avrupalıların “radikal”, “aşırı dinci” ve “cihatçı” diye tanımladıkları kişi ve gruplara baktığımızda, bunların Türk olmayan unsurlar olduklarını görüyoruz. Fakat buna rağmen İslam karşıtlığı üzerinden yürütülen bu politikalarda Türklerin öne çıkarıldığını görüyoruz. Hâlbuki Avrupa istihbaratlarının önceleri El-Kaide ve son yıllarda ise İŞİD için devşirdikleri gençlerin ezici çoğunluğu Araplardan ve diğer milliyetlerden oluşmaktadır. Hatırlayacağımız gibi bunlar güya bir “İslam Devleti” veya “Hilafet Devleti” kurmak amacıyla ellerini kollarını sallayarak Suriye’ye gittiler. Fakat bunlar ne hikmetse Suriye rejimine veya bölgede İslam karşıtlığıyla bilinen örgütlere karşı değil de, kendilerini “İslami” olarak tanımlayan ve mevcut rejimin yerine İslami bir yönetim kurmak iddiasında olan gruplara karşı savaştılar. Avrupalılar böylece hem “tehlikeli” gördükleri gençleri Avrupa’dan sökmeyi ve hem de onları kendi emelleri uğrunda savaştırmayı başardılar. İşleri bitince, ihtiyaç fazlasını imha ettiler. Şimdi IŞİD’ten arta kalanların bir kısmı bulundukları ülkelerde serseri mayın gibi dolaşmaktadırlar. Viyana’da gerçekleştirilen saldırı bu çerçevede değerlendirilebilir.

 

Malumumuz, Avrupa’nın ezici çoğunluğu İslam’ı Avrupa’ya ait dinlerden ve Müslümanları da Avrupa’ya ait unsurlardan saymıyor ve Avrupa’da İslam’a yer olmadığını iddia ediyorlar. Bizim açımızdan tabii ki bu iddianın bir kıymeti harbiyesi yoktur. Nasıl ki İslam bütün insanlara geldiyse ve çağrısı bütün insanlara ise, ona inanan Müslümanların vatanı da özelde yaşadıkları yerler ve genelde ise bütün bir yeryüzüdür. Yani günümüzün Avrupası’nda yaşayan Müslümanların ezici çoğunluğunun son iki yüzyıl öncesinden bu yana Afrika ve Asya’dan gelenlerden oluşuyor olması onların Avrupa’ya ait olmadıkları anlamına gelmez. Dolayısıyla Müslümanlar nerede yaşıyorlarsa, vatanları da orasıdır. Gerçi Avrupa’da yaşayan Müslümanların bir kısmı hala vatanlarının geldikleri yer mi yoksa şimdi oldukları yer mi olduğu konusunda bazı tereddütler yaşadıkları da bir gerçektir. Bu Müslümanların da yapması gereken şey, bu haletiruhiyeden kurtulmaları, Avrupa’yı kendi vatanları olarak görmeleri ve geleceklerini bunun üzerine inşa etmeleridir. Bu demek değildir ki, geldikleri ülkelerle ve kökleriyle bağlarını kessinler… Kolay olmamakla birlikte hem kökleriyle bağlarını sürdürebilirler ve hem de yeni yurtlarını abat edebilirler. Bunu yapmak kolay değil, ama üstesinden gelinemeyecek kadar zor da değildir.

 

Avrupa Müslümanlarının evvela bir durum tespiti yapmaları gerekmektedir. Müslümanlar, Avrupa’nın her ülkesinde az veya çok sayıda vardır. Ama denebilir ki, hepsinin de üç aşağı beş yukarı sorunları aynıdır. Bu sorunlar da kaynakları bakımından ikiye ayrılmaktadır; Müslümanların bizzat kendilerinden kaynaklanan sorunlar ve içinde yaşadıkları ülkelerden-toplumlardan kaynaklanan sorunlar. Şunu üzülerek ifade edelim ki, Müslümanların kendilerinden kaynaklanan sorunlar içinde yaşadıkları gayrimüslim devletlerin ve toplumların onlar için çıkardıkları sorunlardan daha fazladır. Müslümanlardan kaynaklanan sorunların başında ise milliyetçilik, mezhepçilik ve cemaatçilik gibi haddizatında İslam’ın da mahkûm ettiği fiiller ve anlayışlardır. Denebilir ki, Avrupa’daki Müslümanlar bundan 40, 50, 100 ve 150 yıl önceki vatanlarında yaşadıkları bu sorunları hala kutsal birer miras gibi yaşamaktadırlar.

 

Avrupa’daki Müslümanları milli ve mezhebi aidiyetlerine göre değerlendirdiğimizde, sayıları yüz binlerle ve hatta milyonlarla ifade edilen Arapları, Boşnakları, Farsları, Türkleri ve Kürtleri görüyoruz. Mezhebi aidiyet olarak da ezici çoğunluk Sünni ve geri kalanları ise Şii’dirler. Ancak hepsi bölük pörçüktür. Çünkü deyim yerindeyse ne milliyetlerini takıyorlar, ne dinlerini, ne mezheplerini ve ne de cemaatlerini. Hepsinin de elbette ki istisnaları vardır. Fakat diyebiliriz ki, Avrupa’daki Müslümanların genel durumu yukarıda özetlediğimiz gibidir.

 

 

Ben de bu yazıda Avrupa’daki Türkleri ele alıyorum. Avrupa’daki Türklerin hâlihazırdaki sosyal, kültürel, ekonomik, siyasi, dini ve psikolojik durumları nasıldır? Avrupa’daki aidiyetlerini ve geleceklerini nasıl görüyorlar? Tıpkı Mısır’a köle olarak giden-götürülen atalarının zamanla devlet olmaları gibi Avrupa’daki Türkler de devlet mi olacaklar? Ve daha nice sorular…

 

“Cumhuriyet Çocukları”

 

Bugünkü yazımı geçen 10 Kasım törenleri nedeniyle Anıtkabir ziyaretlerindeki renkli görüntülere ve basın-yayın organlarında ve sosyal medyada yayınlanan mesajlara dair yazacaktım, ama vazgeçtim. Çünkü kanunla tanrılaştırıldığı için Atatürk’ü olduğu gibi anlatmak nasıl ki suç olabiliyorsa, Atatürk’ü tanrı gibi gösteren, onu Allah’a ve Allah’ı ona şirk koşan mesajları değerlendirmek de başımıza iş açabilir. Keşke din adamları, yani âlimler, ilahiyatçılar ve ilahiyat camiası, muhataplarına ilah, tevhid ve şirk kavramlarını anlatıp kavratsalar… Böylece haddizatında Müslüman olan toplumumuz da neyin tevhit ve neyin şirk olduğunu kaynağından öğrenmiş olurdu ve bizler de bir insanı putlaştıran manzaralara ve mesajlara da şahit olmazdık.

 

Ben de o netameli konuda yazmak yerine bu haftaki yazımı Ekrem Tahir’in “Yarı Türk-Düşüncenin Vücudu” adlı eserine ayırdım. Aslında çoktandır bu eseri tanıtmak niyetim de var, ama ondaki ilmi, edebi ve felsefi derinliğin hakkını veremeyeceğimin endişesiyle tanıtmak yerine biraz da işin kolayına kaçarak alıntılar yapıyorum.

 

İşte anılan kitabın “Cumhuriyet Çocukları” kısmı ve diğer bölümlerden bazı paragraflar:

 

“Cumhuriyet çocuğunun ilk vasfı; bir putperest ruh ve zihniyete sahip olmasıdır. Hayalin alacakaranlığında raks etmeyi, sömürgeci efendileri adına biteviye havlamayı düşünce zannediyor! Karanlık; bu neslin bütün ruh ve irfan sembollerini, daha doğru bir deyişle onları hayata ve geleceğe kanatlandıracak bütün fikir, ruh, umran ve kristalleşmiş irfan sermayelerini lağıma fırlattılar. En iyi bildikleri şey, ustalık ve sanatları biteviye kendilerini aldatmasıdır.

 

Bilmediği şeyi kesinlikle biliyor gibi anlatırlar. 90 senedir Latenz Mağarasında yaşar; ama Latenz yaşadığının ve iğdişleştirilip melezleştirildiğinin farkında değildir Cumhuriyet çocukları. İyi ama hepsi, yani “Sağcı”sı, “Solcu”su ve “İslam”cısıyla birer Â’ma estetiğin çocukları olarak bilmemeleri normal değil mi?

 

(…) Batılı Efendileri bu nesillerin mutlak olarak limitet zekânın çocukları olmalarını emretmiştir. Üstelik sömürgeci efendileri ve içteki harem ağaları tarafından onların “sahte” kahramanlarına tapmalarını ve psod, bu sahte ilimlerle yetiştirilmeleri hedeflenmiştir. İdrakın sefaletinin sefaletini tam hıncahınç yaşar, buna gururla “ilericilik” der Cumhuriyet çocukları.

 

(…) Avrupalılar İkinci Meclis’ten sonra diğer ülkelerde olduğu gibi kendi sömürgeci planlarını harfiyen yerine getirecek ayartlanmış insanlar getirip bu muazzez ülkenin mümtaz nesillerinin, yani adalete, merhamete, sevgi ve ateşten bilgi, irade ve zekâya ta ezelden beri bu ruha sahip nesillerin ruhlarının gen haritalarını çıkarıp tahrip ederek, nesillerin ruhlarının yok edilmesi için her türlü melun ve habis bir eğitim sistemiyle yok ettiler. (…) Onun dilini, zamanını, zaman ontolojisini ve varlık mekanını yani hafızasının bütün mekanlarını tahrip ettiler ve bu fahiş, hadımlaştırma yıkımına Batılı sömürgeciler emirlerindeki bu sefil harem ağalarının kulağına “bu bir devrimdir” sloganını fısıldadılar. Dünyanın en kudretli, en geniş kanatlı, gökyüzüne rahatlıkla merdivenler kuran, içinde esrarlı rüzgârın sesi ve nefesi saklı TÜRKÇEYİ hunharca, barbarca katlettiler.

 

Türkçe tıpkı Arapça ve Farsça gibi İslam Vahiy Medeniyetinin en kudretli, en çok düşüncenin rengarenk hücresine ve dimensiyonları yani metafor ırmaklarını, ifadenin kudretini içinde barındıran bir dildir. Türkçeyi de Hristiyanlaştırıp ve Yahudileştirip, başbuğlar başbuğu bu dili, onun ebedi şehzade ruhunu öldürüp melezin melezi bir dil haline sokmaya çalıştılar. Ve Başardılar da!

 

Dil ve Cumhuriyet… Cumhuriyetin çocukları Türk dilinin meta dilinin yüzüyle henüz karşı karşıya gelmediler ve artık gelemezler. Her dilin meta dili vardır. Üstelik metaforlar ırmağıdır, Türkçe. Dün vah vahlı, vak vaklı bir “Kurbağa” sese çevirmişlerdi. Şimdi ise uçsuz bucaksız bir Avrupa hastanesinde yani kâfirlerin hastanesinden yükselen inilti, zırıltı, can çekişen hastaların sesine, daha doğrusu ölünün yüzünün ifadesi olan ruha yani sese çevirdiler Türk dilini.

 

(…) Dil hem toprağımız, asli mayamızın ruhu, sesi vatanımız ve de Gökkubbemizdir. Yıldızlarımızın hıncahınç imzaları olan kendi Gökkubbemizdir. Batının bütün ucube, kanlı, hecesiz, ruhsuz kelimelerini dilimize istila ettirdiler, yerleştirdiler; Devrim adına.”

 

Ekrem’in bundan ayrı olarak basılmış “Varlık ve Hece” ve “Tahir’in Babil’deki Türkiye” adlı eserleri de var. Viyana’daki son görüşmemizde, yakında matbaaya verecek iki kitabının daha olduğunun müjdesini de vermişti.

 

  DR. BEKİR TANK BÜTÜN MAKALELERİ GÖRMEK İÇİN TIKLAYINIZ.. 

 

Diğer yazıları...
Köşe Yazarları
 ‹ 
 › 















Seri İlanlar
Arşiv Arama
- -








Doğu Haber-Doğu Medya-Doğu Kültür Gazetesi
© Copyright 2013 Doğu Medya, Doğu Kültür, Doğu Haber, Doğu Kültür M. Tüm hakları saklıdır. Dkm Medya