Irak, İran, Suriye ve Türkiye’nin parçalanmasından bir Kürdistan çıkar mı? (1-2)


Bu makale 2019-11-01 19:25:20 eklenmiş ve 144 kez görüntülenmiştir.
Dr. Bekir Tank

Irak, İran, Suriye ve Türkiye’nin parçalanmasından bir Kürdistan çıkar mı? (1-2)


Bu soruyu tartışma konusu yaparsak, saatlerimizi ve hatta günlerimizi alacağı gibi, yazmaya kalkıştığımızda da yüzlerce sayfayı geçer.

 

Ne kadar geç kalmış olsak da ve ivedilikle yapmamız gereken ne kadar işimiz olsa da bazı konular var ki, onları vuzuha kavuşturmadan ve onları aşmadan sağlıklı adımlar atamayız. Çünkü o konular, o sorunlar hep ayağımıza, zihnimize ve hatta inancımıza dolanıp kalır. Dolayısıyla bizim bunları bir yandan tartışıp yazarken, diğer yandan diğer işlerimizi yapmamız gerekiyor. Çünkü zamanımız daralıyor ve bugün ülkelerimizi işgal edenlerin çıkarları için işlemeyecekleri hiçbir vahşet yoktur! Nasıl ki, yüz yıl önceki çıkarları bizi yendikten sonra istedikleri yerlerden sınırlar çekmeyi ve istedikleri devletleri kurdurmayı gerektiriyor idiyse ve bunu büyük ölçüde başardılarsa, bugünkü çıkarlarını da o sınırları yeniden harmanlamakta, yani değiştirmekte, daha açık bir ifade ile ülkelerimizi parçalamakta görüyorlar.

 

Bu defa ki gelişlerinin nedeni budur. Silahlarıyla ve askerleriyle topraklarımızdalar, ama kendilerinden çok bizim gafletimize ve asıl cehaletimize ve bizim içimizden devşirdikleri kişi, grup ve rejimlere güveniyorlar. Evet, yanlış okumadınız, bu gaflet ve cehaletimizdir ki, her biri haddizatında birer zenginliğimiz olan milliyetlerimizi, dillerimizi, mezheplerimizi ve meşreplerimizi kendimize karşı kullanabiliyorlar. Hatta yer yer dinimizi dahi bize karşı kullanabiliyorlar. Çünkü dinimizi ve kendimizi onların kullanmalarına karşı koruyacak dini bilgiden ve bilgi olsa bile dini bilinçten yoksunuz. Bizler “biz” bilincimizi kaybettiğimiz zamandan beridir birbirimize düşman, hain, fasık, sapık ve işbirlikçi gözüyle bakıyoruz. Birçok söz ve eylemimizle Allah’ın ayetlerine karşı savaştığımızın farkında bile değiliz. Çünkü ölçüyü yitirmişiz. Kimi Türklere göre Arap arkadan vuran hain ve Kürt hain iken, kimi Araplara göre de Türkler yıllarca kendilerini sömürenler ve Kürtler hain. Kimi Şiilere göre Sünniler sapık ve kimi Sünnilere göre Şiiler sapık.

 

Tarihi, tarihimizi bilmeden bugünkü olayları anlayamayacağımızın altını çizerek devam edeyim. Gerçi gereğini yapmadığımız sürece tarihimizi bilmenin de bize bir yararı olmaz, ama hiç bilmemektense, en azından bilmenin bilince dönüşmesi imkânı var.

 

Birlik ve dirliğimizi ve “biz” bilincimizi yitirdiğimizden beridir yüzümüz gülmüyor. Dün henüz biz iken bir adımız, bir sanımız, bir medeniyetimiz ve izzetimiz vardı. Elbette yeryüzünde cenneti yaşamıyorduk ve zaman zaman birbirimize zulmettiğimiz de oluyordu. Ama sahip olduğumuz değerlerin sayesinde olumsuzluklarımızı ortadan kaldırabiliyor veya en azından kontrol altında tutabiliyorduk.

 

Genelde yapageldiğimiz önemli yanlışlardan biri, bir şeyi toptan kabul etmek veya toptan reddetmektir. Tabii ki, hem toptan kabul etmemiz ve hem de toptan reddetmemiz gereken şeyler var. Bizim buradaki sorunumuz, ret ve kabullerimizin neredeyse çoğu kez akıl, adalet, izan ve vicdandan uzak oluşudur. Bir de toptan kabul ettiğimiz şeylerin içinde kabul edemeyeceğimiz ve toptan reddettiğimiz şeylerin içinde kabul edebileceğimiz şeylerin olduğu gerçeğine direndiğimiz de çok oluyor. Nitekim bazı kişi, kurum ve devletleri ya tümden ret veya tümden kabul etmemizin nedeni de doğru olana karşı ayak diretmemizdir. Bizi bu hataları yapmaya götüren şeyler var. Cehalet, hakkı ve adaleti gözetmemek ve gayrimeşru çıkar merkezli söylem, eylem ve duruşlar.

 

Yukarıda dünümüze gönderme yaptım. Müslümanlar olarak dünümüzü Hz. Muhammed’den başlatabiliriz. Dört Halife Dönemi, Emeviler, Abbasiler, Selçuklular, Osmanlılar ve tabii bu arada irili ufaklı çok sayıda devletler. Bunların hemen hemen hepsinde öyle vahşetler ve zulümler var ki, onları okudukça nutkunuz tutuluyor ve “bir insan ve özellikle bir Müslüman bunu nasıl yapar?” diye sormaktan kendinizi alamıyorsunuz. Fakat buna rağmen yapılması gereken şey, onların yanlışlarını mahkûm ederken, doğrularından da yararlanmaktır. Aynı şey mezhepler, meşrepler, âlimler aydınlar ve kısaca her insan için geçerlidir.

 

Bugün coğrafyamızda yeniden alevlenen, ama kökleri çok daha gerilerde olan ve bizim de hiç vakit kaybetmeden konuşlanmamız gereken yeni bir savaş vardır. Doğru yerde durmadığımız takdirde daha beterini yaşayacağımız da kaçınılmaz gibi görünüyor. Çünkü ülkelerimizi işgal edenlerin her biri sanki şeytanın mücessem halidir. Yeryüzünü kana, vahşete ve fesada boğanların ta kendileri oldukları halde, dillerinden adalet, barış ve hak kelimeleri eksik olmuyor. Ama ne yazık ki, en büyük güçleri de bizim zaaflarımız, bizim cehaletimiz ve bizim inandığımızı söylediğimiz değerlerin aksine bir hayatı sürüyor olmamızdır.

 

Yıllardır üzerinde çalıştıkları konu; ülkelerimizde kurdukları sömürü düzenini nasıl kalıcı hale getirecekleridir. Görünen o ki, iki noktada kararlılar: Birinci nokta, bizim coğrafyamızdaki çıkarlarının bekçisi ve sigortası olan siyonist rejimin güvenlik sınırlarını mümkün olduğunca genişletmek. İkinci nokta ise, ister örgüt veya ister devlet bazında olsun, kendi çıkarlarına ters düşen veya ters düşme potansiyeli taşıyanları etkisiz hale getirmek! Şunu da biliyorlar, bu coğrafyada bir Müslüman bile kalsa, kendilerine teslim olmayacağına göre, yapılması gereken şey, hiçbiri “ben varım” diyemeyecek kadar etkisiz hale getirmek veya sindirmektir. Sözün burasında aklımıza haklı olarak şu soru geliyor: Peki, bugün sadece pasif bir şekilde değil, aktif olarak da emperyalistlerin safında yer alan, maddi ve insani imkânlarını onların hizmetine veren ve kendi ülkelerinde onlara üsler tahsis edenler kimlerdir, nedir ve onları nereye koyacağız?

 

 

Xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx

Xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx

Irak, İran, Suriye ve Türkiye’nin parçalanmasından bir Kürdistan çıkar mı? (2)

 

Müsaadenizle geçen haftaki yazının son paragrafını alarak devam edeyim:

 

Yıllardır üzerinde çalıştıkları konu; ülkelerimizde kurdukları sömürü düzenini nasıl kalıcı hale getirecekleridir. Görünen o ki, iki noktada kararlılar: Birinci nokta, bizim coğrafyamızdaki çıkarlarının bekçisi ve sigortası olan Siyonist rejimin güvenlik sınırlarını mümkün olduğunca genişletmek. İkinci nokta ise, ister örgüt veya ister devlet bazında olsun, kendi çıkarlarına ters düşen veya ters düşme potansiyeli taşıyanları etkisiz hale getirmek! Şunu da biliyorlar, bu coğrafyada bir Müslüman bile kalsa, kendilerine teslim olmayacağına göre, yapılması gereken şey, hiçbiri “ben varım” diyemeyecek kadar etkisiz hale getirmek veya sindirmektir. Sözün burasında aklımıza haklı olarak şu soru geliyor: Peki, bugün sadece pasif bir şekilde değil, aktif olarak da emperyalistlerin safında yer alan, maddi ve insani imkânlarını onların hizmetine veren ve kendi ülkelerinde onlara üsler tahsis edenler kimlerdir, nedir ve onları nereye koyacağız?

 

Çünkü bakıyoruz, kutsal beldelerimizin olduğu Suudi Arabistan emperyalistlerin en büyük finansörü. Diğer Arap rejimlerinin hali malum. Irak ve Suriye zaten işgal altındalar. İran kendisine dayatılan 8 yıllık bir savaşın yanı sıra ambargo altında. Türkiye’ye gelince… Bir NATO üyesi.  Yani NATO ülkeleriyle müttefik. İçine girme ve denetleme yetkisi olmamasına rağmen İncirlik başta olmak üzere Amerika’nın birçok üssüne ev sahipliği yapmaktadır. Dahası, Türkiye’deki bütün askeri darbelerin içinde bu müttefiklerin doğrudan dahli var. Hani “böyle dost düşman başına” diye bir söz var ya. Yani anlayacağınız, böyle müttefik de düşman başına!

 

Şimdi de Kürdlerin içinde yaşadıkları bu dört ülkenin sicillerine kısaca bir göz attıktan sonra başlıktaki sorunun cevabına geçelim.

 

Hepsini ayrı ayrı saymaya ve cürümlerini burada tekrarlamaya gerek yok. Çünkü hepsinin sicilinde Kürdlere yönelik katliamlar, kıyımlar, sürgünler, işkenceler, tecavüzler, zindanlar ve darağaçları var. Bu zulümler bugün de bu ülkelerde değişik düzeylerde devam etmektedir. Ve bu ülkelerin hiçbirinde Kürdler vatandaş olarak eşit haklara sahip değillerdir.

 

Fakat meselenin acı tarafı şu ki, her ülkenin etkili ve yetkili şahsiyetleri Kürdlerin söz konusu olduğu her yerde ve her zamanda söz birliği etmişçesine aynı şeyleri söylerler: “Arap-Kürd ayrımı yok, hepimiz kardeşiz.” “Fars-Kürd ayrımı yok, hepimiz kardeşiz.” Ve “Türk-Kürd ayrımı yok, hepimiz kardeşiz.” Ve her biri bir de “bütün vatandaşlarımız eşittir” iddiasında bulunurlar. Bu vesile ile içim kan ağlayarak özellikle bu sözleri ağızlarından düşürmeyenlere söyleyeyim; bilesiniz ki, özellikle içi boş kardeşlik nutukları ile “hepimizin eşit olduğu” iddiaları Kürdlerin nezdinde onur kırıcı olmaktan öte bir anlam taşımıyor. Bu, Kabil’inki gibi bir kardeşliktir ki, neredeyse 100 yıldır kesintisiz bir şekilde devam etmektedir.

 

Kürdler şimdi iki ateşin arasındalar. Bir tarafta Kabil kardeşleri ve diğer tarafta Kabil’den de daha cani ve deyim yerindeyse leş kargaları.

 

Yani Kürdlerin işi zor mu, zor. Çünkü Kabil’ler de ilk Kabil gibi değil, tecrübesiz değil ve öldürmenin bin bir türlüsünü biliyorlar, leş kargaları da yeri geldi mi, bazen sırtlan, bazen de güvercin kılığına bile girebiliyorlar.

 

İşte Amerika ve hempaları… Bir yandan insanların evlerini başlarına yıkıyorlar, diğer yandan iyilik meleği gibi yaklaşıyorlar kendilerine. Zaten Kürdlere 90 küsur yıldır zulmeden rejimlerin en büyük destekçileri de yine bugün Kürdlere barış güvercini gibi kanat açan ülkeler değil mi?

 

İşte Suriye’nin getirildiği durum… En az 500 bin masum insanı katlettiler. En az 5 milyon Suriyeli de muhacir. Ülke baştanbaşa enkaz. Yıkım ve katliamlar sürerken, şimdi de diyorlar ki, Suriye’ye yeni bir anayasa yapalım. Dünkü anayasalarımızı da onlar yapmadılar mı? Hangi anayasayı bu ülkelerin halkları yaptı ki?

 

Öyleyse Kürdler değişik düzeylerde de olsa zulümlerini hala sürdüren Irak, İran, Suriye ve Türkiye rejimlerine karşı ne yapmalı?

 

Evvela ülke-vatan-devlet ile rejimi aynı ve hepsini düşman görme yanlışından kurtulmalıyız. Çünkü bizim yapmamız gereken şey, ülkelerimizi parçalamak veya bölmek yahut bize zulmedenlere bırakıp gitmek değil, her erdem sahibi insanla birlikte, her hak ve adaletten yana olan insanla birlikte ülkelerimizi zulmün her türlüsünden kurtarma çabası içinde olmaktır. Hele hele Kürdistan vadinde bulunanların aslında Kürdlerin en büyük düşmanları oldukları gerçeğini unutmamak gerekir. Zaten Kürdleri dört ülke arasında bölüştürenler de onlar değil miydi? Şimdi de yeniden parçalamak istiyorlar. Ve bu arada Kürdlere de diyorlar ki, “bu sınırları yeniden çizmemiz için askerimiz olursanız, size de bir parça Kürdistan düşer.”

 

Bana göre hayır! İçinde yaşadığımız ülkelerin bütünlüğü kırmızıçizgimiz olmalı! Bize zulmeden rejimlere teslim olmamaya, diğer bir ifade ile Kabil kardeşlerimize karşı hakkı haykırmaya evet, ama emperyalistlerle her türlü işbirliğine her şeyimizle hayır!

 

Bu, sadece Kürdlerin sergilemeleri gereken duruş değil, kendilerini Habil olarak gören her Arap’ın, her Fars’ın ve her Türk’ün de duruşu bu olmalı. Öyleyse, ey Habiller! Kabillere karşı birleşiniz!

 

 

Yorumlar
Adınız :
E-Mail :
Başlık :
Yorumunuz :
Güvenlik :
Değiştir  
Toplam 0 yorum. Tüm yorumları okumak için tıklayın.
Diğer yazıları...
Köşe Yazarları
 ‹ 
 › 















Seri İlanlar
Arşiv Arama
- -








Doğu Haber-Doğu Medya-Doğu Kültür Gazetesi
© Copyright 2013 Doğu Medya, Doğu Kültür, Doğu Haber, Doğu Kültür M. Tüm hakları saklıdır. Dkm Medya