LOZAN YALAN DOLANLRININ PERDE ARKASI..

300 YILDIR ÖNDE GELEN İNSANLARIMIZ FAİLİ MEÇHUL YAPILIYOR, MİLYONLARLA SOYKIRIMA UĞRATILIYORUZ, BU SOYKIRIMI - SATAMAYI GİZLEMEK İÇİNDE 100 YILDIR
Bu haber 2023-01-03 08:03:43 eklenmiş ve 182 kez görüntülenmiştir.

LOZAN YALAN DOLANLRININ PERDE ARKASI..

 

MADENLERİMİZ, TOPRAKLARIMIZ, SULARIMIZ SATLMIŞ, 300 YILDIR ÖNDE GELEN İNSANLARIMIZ FAİLİ MEÇHUL YAPILIYOR, MİLYONLARLA SOYKIRIMA UĞRATILIYORUZ, BU SOYKIRIMI - SATAMAYI GİZLEMEK İÇİNDE  100 YILDIR LOZAN GİBİ YALAN DOLANLARLA  GİZLİ MADDELER YALAN-DOLANLARI  İLE KANDIRILIYORUZ..

 

Lozan gizli maddeleri yalan –dolan ve algıları ile TC rejiminin siyoni-kapitalist soykırımcı bir sömürge olduğu gerçeği 100 yıldır gizlenmektedir..

 

 

Lozan da gizli maddeler var 2023 e kadar madenlerimizi çıkartamıyoruz diyenleri susturup çöpe atan bu videoda o yalanların arkasında yatan gerçekler net bir şekilde anlatılmış bulunmaktadır. Ülkemizde stratejik tüm madenler, topraklar TC devleti ve Siyaseti eliyle siyonist kapitalist küresel soykırımcı firmalara satılmış bulunmaktadır..

 

TC kurulurken Müslümanları ve Kürtleri-Vatandaşı soykırıma uğratarak kuruldu. Videoda kahraman gösterilmeye çalışılan atturk bunun bas mimarlarından biri.. Sahipsiz kalan Anadolu-Kurdistan coğrafyası Erzincan –Diyarbakır, Trakya.. şu anda siyonist rio trintolar onlarca siyonist firma .. Resmen bizi soyuyorlar.. Madenlerimize, sularımıza, ovalarımıza, tarımımıza topraklarımıza konmuş bulunmaktadırlar..

 

Milli manevi gazlarla gelen akp ise siyonist firmaların ülkemizi işgali için ne gerekiyorsa yasal alt yapısını yapmış bulunmaktadır..

 

TC muhalefetine bakın bu konulara asla değinmez. Terörist nato Amerika İsrail ve siyonist firmaların ülkemizi işgal ettiğine dair bir tek kelime etmezler.. Kürtlük –türklük Erdoğan diktatör biz demokrat yalan dolanları ile vatandaşı kandırmaktadırlar.. TC iktidar muhalefet siyasetinin ve devletinin perde arkasında ve kısmen de perde önünde hepsinin beyin takımı siyonist soykırımcı ajanlardan, ülkemizi 300 yıldır işgal eden siyonist çetlerin elemanlrından oluşmaktadırlar. TC iktidar muhalefeti ve devleti de bunlara uşaklık yapmaktadır.. 

 

Aşağıda iki Araştırma haberimizle TC rejminin nasıl bir siyonist çete sömürgesi olduğu, son 300 yıldır Filistinden Afganistan Milyonları nasıl kırıp dürdüklerinin sadece iki örneğidir..

 

TC rejmi yıkılmadan kurucuları, ülkemizi derinden işgal eden çeteler yargılanmadan 80-90 milyon vatandaşımızdan kimsenin asla ve asla geleceği olmayacaktır.. Ama maalesef tc siyaseti basını devleti bu sömürge derin çete yapılanmasını sürekli halktan gizleyerek insanlığa karşı suç üstüne suç işlemektedirler..

Ülkemizin ekonomi ırk-dil din sorunu yoktur.. Ülkemizin tek bir sorunu var 300 yıllık derin işgal gerçeğidir..

 

Bu gerçek ışığında hareket edecek siyasi aktörlere, stk lara ve vatandaşa ihtiyaç var.. Bu gerçek kavranırsa TC yerine çıkacak olan devlet yapısı gezegenin en büyük süper güçlerinden biri olur.. Siyonist çetler bu gerçeği bildikleri için tc sömürgesini ellerinde tutmak için din-dil-ırk-mezhep… soykırım her argümanı 300 yıldır ustaca kullanmaktadırlar..

 

50 TON TORYUMLA ÜLKEMİZİN TÜM ENERJİ İHTİYACINI GİDERECEKLERDİ VE YOK EDİLDİLER..

 

Terörist İsrail Kurulur kurulmaz (1948) bir yıl sonra 1949 uyduruk TC rejmi ile birlikte Haliçte bulunan Osmanlı Silah Fabrikasını Kafkasya Fatihi Nuri Paşa ile birlikte bütün çalışanları havaya uçurdular..Gelecekte Kendilerini çözmesinler diye Rojava (Suriye) da yaşları 5 ila 15 arası yüzlerce Kurd  çocuğu heval-heval diye Mosad ajanları kurd kkılığındaki kriptolarla Kurd çocukları Amude'de bir sinamaya doldurarak diri-diri yakıp yok ediyorlardı (1950)..

 

AMUDE SİNEMASI KATLİAMI TIKLAYINIZ..

 

Aynı ihanet senaryosu ve tuzağı ile bu sefer İstanbul-Isparta seferini yaparken 30 Kasım 2007 saat 01.36’da Toryum madeni üzerine çalışan bilim adamlarına yapıldı..

 

HABERİN VİDEOSU İÇİN TIKLAYINIZ..

 

Haberin foto galerisi tıklayınız..

 

Atlasjet’in, İstanbul-Isparta seferini yapan World Focus’tan (Dünyaya Bakış Hava Taşımacılığı A.Ş) kiraladığı yolcu uçağı, Süleyman Demirel Havalimanı’na inişe geçtiğinde sırada Keçiborlu Türbetepe’de dağa çarptırıldı. , kazada yedisi mürettebat 57 kişi den kurtulan olmadı..

 

HABERLER ve AYRINTILAR İÇİN TIKLAYINIZ..

 

Isparta’daki Uçak Kazası: Toryum enerji projesinin bilim insanlarını taşıyan uçak kazası bir kaza değil ülkemizi ele geçiren siyonist çetelerleunların küresel ayakları olan Amerika-İsrail ve İngiltere’deki siyonist firma ve ailelerdir.. 

 

Haberin Detayları…

 

Isparta uçak kazası, Toryum uçak kazası, Engin Arık, Toryum suikastı, Isparta'daki uçak kazası kaza mı sabotaj mı? Isparta uçak kazasında ölenler

 

Türkiye’nin en önemli fizikçilerinden Prof. Dr. Engin Arık ve arkadaşlarının içinde bulunduğu 4203 sefer sayılı Atlasjet’in World Focus Hava Yolları’ndan kiraladığı uçağı 30 Kasım 2007 tarihinde Isparta yakınlarındaki Keçiborlu’da düştü. Türkiye’nin enerjide dünyanın önde gelen ülkelerinden biri olmasını sağlayacak Toryum’a dayalı bir enerji projesi üzerinde çalışan bilim insanlarının bu kazada ölmeleri sabotaj iddilarını gündeme getirdi. Aradan yıllar geçmesine rağmen kazanın üzerindeki şüpheler devam etmekte. Çünkü hâlâ çürütülememiş iddialar ve cevapsız sorular var. Gelin beraber toryum uçak kazası olarak akıllara kazınan bu kazanın detaylarına bir bakalım. Isparta’daki bilim adamlarının öldüğü bu uçağın düşmesi bir kazadan mı kaynaklı yoksa bir takım kirli ellerin dokunması mı? Düştü mü düşürüldü mü?

 

 

    1 Isparta’daki uçak kazası – Atlasjet’in 4203 sayılı uçuşu

    2 Isparta’daki uçak kazasında ölen bilim insanları

    3 Kaza mı yoksa sabotaj mı?

    4 Sabotaj iddiaları

    5 Türkiye’nin enerji sorununu çözecek Toryum projesi

    6 “Sırrı bilen tek Türk vatandaşıydı”

 

Isparta’daki uçak kazası – Atlasjet’in 4203 sayılı uçuşu

 

Takvimler 29 Kasım 2007 tarihini ve saatler 23.20’yi gösterdiğinde KK 4203 sefer sayılı, TC-AKM kuyruk numaralı, MD-83 tipi Atlasjet uçağı İstanbul Atatürk Havalimanı’na iner. Kapılarının açılmasıyla birlikte yolcular her şeyden habersiz uçağa binerler. Uçak bir saat kadar rötar yapar. Takvimler 30 Kasım 2007 olmuştur. Uçakta 50 yolcu, 2 pilot ve 5 kabin memuru toplam 57 kişi vardır. Hava uçuş için oldukça iyidir ve uçak havalanır. Varış noktası Isparta’daki Süleyman Demirel Havalimanı’dır.

 

İnişe doğru yaklaşıldığında Kaptan Pilot Serhat Özdemir kule ile irtibata geçer. İniş için hiçbir sorun yoktur. Ancak bir süre sonra kule uçakla irtibatını kaybeder ve garip bir şekilde uçak radardan kaybolur. Herkes için telaşlı ve korku dolu bekleyiş başlar.

 

İstanbul’dan Isparta’ya giden KK 4203 sefer sayılı MD-83 tipi Atlasjet uçağın maalesef saat 01.40’da Isparta’ya 18 km mesafedeki Keçiborlu yakınlarındaki Türbetepe mevkisine düştüğü haberi gelir. Düşen uçak 06.05’te bulunur. Uçak kazadan ancak 4 saat 25 dk sonra bulunabilmiştir. Uçaktaki herkes ne yazık ki hayatını kaybetmiştir.

Toryum Uçak Kazası

Isparta’daki uçak kazasında ölen bilim insanları

 

Kazanın medyada duyurulmasının ardından akıllarda birçok soru işareti de oluşmaya başlar. Çünkü düşen uçakta Türkiye’nin enerji sorununu çözebilecek yetkinlikte 6 bilim insanı vardır.

Isparta’daki uçak kazasında ölen bilim insanları

 

Isparta’da düşen uçaktaki 55 yolcu arasında Türkiye’nin nükleer enerji konusunda önemli çalışmaları olan Boğaziçi Üniversitesi Nükleer Fizik Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Engin Arık, Boğaziçi Üniversitesi Araştırma görevlisi Berkol Doğan, Lisansüstü öğrencisi Engin Abat, Doğuş Üniversitesi Fen Bilimleri Bölümü Başkanı Prof. Dr. Şenel Boyda, Doç. Dr. İskender Hikmet ve Araştırma görevlisi Mustafa Fidan bulunmaktadır.

 

Bu önemli isimlerin uçakta bulunması uçağın kaza sonucu mu yoksa sabotajla mı düştüğü konusunda tartışmaları da başlatır. O gün hava şartları ve pilotların sağlık durumları iyidir.

Kaza mı yoksa sabotaj mı?

 

Uçağın düşme şekline bakıldığında kuyruğunun inişe yaklaştıkları sırada önlerine çıkan bir tepeye çarptığı anlaşılır. İlk sorulardan biri pilotların dağlık alanda neden o kadar alçaldığıdır? Araştırmalarda uçağın yakıtı yeterlidir. Ayrıca içeride ya da  dışarıda herhangi bir sorun da yoktur. Enteresan noktalardan biri de uçağın bakımlarını yapan firmanın İstanbul Atatürk Havalimanında hat bakım yetkisi olmadığıdır. Ayrıca uçak bakım raporunda ismi olan kişilerin İstanbul Atatürk Havalimanına giriş yetkisi bile yoktur. Şüpheler giderek alevlenir.

 

Araştırmalar devam ettikçe başka dikkat çekici ayrıntılar da ortaya çıkmaya başlar. Uçağın EGPWS sisteminin (Geliştirilmiş Yer Yaklaşım İkaz Sistemi) çalışmadığı tespit edilir. Bakım raporunda bu durum belirtilmemiştir. Yani uçağın kontrolünü elinde bulunduran pilotlar bu durumdan habersizdir. Zaten böyle bir arıza tespit edildiği taktirde uçuş izninin verilmesi de imkansızdır. Karakutu incelendiğinde ise kokpit bölümündeki kayıt cihazının ne ilginçtir ki kazadan bir hafta önce kayıt almayı durdurduğu görülür. Diğer uçuş verilerinin kaydı ise hareketlendikten 9 dakika sonra nedense devredışı kalmıştır. Bu nedenle uçakta olup bitenler hakkında yeterli bilgiye ulaşılamaz. Düşerken uçakta neler yaşandığı bir sır olarak kalır. Böylece bu konuda en çok sorulan ikinci soru ise bu elektronik cihazların tesadüf eseri mi yoksa birileri tarafından mı bozulduğudur? Tüm bu sebepler sabotaj iddiasını güçlendirir.

 

Olayın bir dikkat çekici yanı da uçağın iniş rotası dışında başka bir rota izlemesi ve standardın dışına çıkmasıdır. Sabotaj iddiasında bulunanların en çok sorulan sorulardan bir diğeri de budur. Havacılıkla ilgilenenler bilirler ki çok uç bir durum oluşmadıkça rutin bozulmaz. O hâlde pilotlar neden standardın dışına çıkmıştır? Bunun cevabı ise uçağın otomatik yön bulma verilerinin yüklenmediği iddiasıdır. Bu nedenle pilotlar bir süre sonra kendileri yön bulmaya çalışmışlardır. Peki tüm bunlar tesadüf müdür?

 

Kazadan bir yıl sonra kazanın sebebinin pilotaj hatası olduğu yönünde detaylı bir rapor çıkar. Peki gerçekten de Isparta’daki toryum uçak kazasının sebebi pilotaj hatası mıdır?

Sabotaj iddiaları

 

Sabotaj iddialara göre uçağın irtifa sistemiyle oynanmıştır. Bu nedenle pilotlar çok fazla alçalmış, farklı rotaya sapmış ve yer ikaz sistemi çalışmadığından bu durumu fark etmemişlerdir. Böylece kaza gerçekleşmiştir. Kazadan iki yıl sonra ilginç bir ayrıntı daha ortaya çıkmıştır. Kazaya ilk müdahaleyi yapan kaza kırım ekibinin başında Feridun Seren vardır. İlginç olan şudur:  Feridun Seren, 2009’da yaşanan Muhsin Yazıcıoğlu’nun helikopter kazasında da kaza kırım ekibinin başındadır. Daha sonra delilleri karartma suçundan hapis cezası alacaktır.

 

Kesin bir delil olmadan kazanın sabotaj olduğunu iddia etmek doğru olmasa da uçaktaki elektronik aksanların bozuk olması, karakutuların kayıtta olmaması, esrarengiz bir şekilde uçağın irtifa kaybetmesi, uçağın bakımını yapan firmanın hakkındaki soru işaretleri ve daha sonra delil karartma suçundan ceza alacak bir ismin kaza kırım ekibinin başında olması ve en önemlisi de Türkiye’nin belki de geleceğini değiştirecek bilim insanlarının o uçakta olması şüphelenmek için fazlasıyla yeterliydir.

 

Aradan yıllar geçmesine rağmen bugün bile olayın bir kaza mı yoksa suikast mı olduğu konusunda tartışmalar hiç dinmedi. Uçaktaki bilim insanları Toryum’u enerjiye dönüştürmeye çalışıyorlardı. Üstelik bunun nasıl yapılacağı sırrına sahiptiler. Toryum ile çalışacak bir santral nükleer enerjiden daha güvenli olduğu gibi daha az yakıtla daha çok verim sağlayacaktı. İşin diğer bir yanı ise Türkiye geniş Toryum yataklarına sahipti. Üzerinde çalıştıkları projeyi hayata geçirebilselerdi eğer Türkiye bugün enerjide dünyada söz sahibi bir ülke olabilirdi. Çünkü Toryum’un Türkiye’nin sonsuza dek enerji ihtiyacını karşılayabilirdi. Türkiye’nin sahip olduğu Toryum rezervi proje gerçekleşmesi durumunda 120 trilyon dolarlık petrole eşitti.

 

Türkiye’nin enerji sorununu çözecek Toryum projesi

 

Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Erhan Gülmez kazada hayatını kaybeden Prof. Dr. Engin Arık için: “Arık, kuvvetli bir bilim kadını, Türkiye platformunda, yurt dışındaki uluslararası laboratuvarlarda doktora öğrencisi yetiştiren birisiydi. Üzerinde çalıştığı projenin tamamlanmasıyla Nobel Ödülü alabilecek nitelikteydi” diyordu.

“Sırrı bilen tek Türk vatandaşıydı”

 

Prof. Dr. Engin Arık’ın eşi Prof. Dr. Metin Arık olay hakkında “Rahmetli Engin, toryumdan nükleer enerji üretimine kafayı takmış durumdaydı. ABD ve İsrail, Türkiye’nin nükleer güç olmasını istemedi. Toryumun yüksek enerji hızlandırıcısı ile uranyum 233’e dönüştürülmesi üzerinde çalışıyordu. CERN’de yapılan deneylerde sistemin prensiplerini anlamıştı. Türk Hızlandırıcı Merkezi Projesi 2006 yılında bunun üzerine hayata geçmişti.Toryumu yakmak için proton hızlandırıcı gerekir. Eşim, proton hızlandırıcının yapılmasına öncülük edecek bilgiye sahipti. Projenin durdurulmasını isteyen bir el harekete geçti. Uluslararası Danışma Kurulu’nda yer alan bazı Türkler proton hızlandırıcı projesine karşı geldiğinden söz konusu proje kadük kaldı. Uluslararası Danışma Komitesi’nde, ABD’de görev yapanlar, isimler varsa görev yerleri, bağlantıları araştırılmalı. Proton hızlandırıcısından vazgeçtiğinizde toryumdan nükleer reaktör yapmaktan vazgeçmişsiniz demektir.

 

Bana göre Engin ve bilim insanları en az dikkat çekecek şekilde ölüme gönderildi. Düşmeye hazır, arızalı bir uçakla sabotaj gerçekleştirildi. Sözlerim komplo gelebilir ancak karanlık noktalar aydınlatılmadıkça şüpheler devam edecek. Bugün Türkiye’deki pek çok nadir metalleri ayrıştıran işletmelerin bir köşesinde birikmiş toryum bulabilirsiniz. Piyasada toryum bulmak zahmetli bir iş değil. Toryumu, nükleer reaktör için kullanmanıza izin vermezler. Teknoloji olmadan toryumun hiçbir anlamı yok.Kritik olan bu elementi, Uranyum 233 haline dönüştürmeniz. Engin, bunun nasıl yapılacağını, yani sırrı bilen tek Türk vatandaşıydı.” açıklamalarında bulundu.

 

Kaptan pilot Serhat Özdemir’in ablası Nevin Öztan: “Evli ve 3 çocuklu olan kardeşim Serhat Özdemir, Antalya’da oturuyordu. Hava Harp Okulu mezunuydu. Aynı zamanda İTÜ elektrik-elektronik mühendisliğini bitirdi. 1981 yılından bu yana pilotluk yapıyordu. 1990 yılında ordudan ayrıldı ve bir süre ABD’de yaşadı. Daha sonra ABD vatandaşı oldu ve çifte pasaport taşımaya başladı. Benim kardeşim profesyonel bir pilottu. Teknik arızası olan bir uçakla kesinlikle uçmazdı. Uçağın pilot hatasından veya teknik bir arızadan dolayı düştüğüne inanmıyorum. Sabotaj olabilir.” demişti.

 

KAZADA AMERİKALI PSİKOLOG DETAYI..

 

Kazada Kurtulan bir bilim adamı eşinin ısrarı ve Amerikalı psikolog bu olayın hangi merkezlerde planlandığını da net ortaya koyuyor..

 

Hürriyet gazetesi yazarı Ertuğrul Özkök, bugünkü “Ucu melekler ve şeytanlara giden bir kazadan 13 yıl sonra” başlıklı yazısında, son anda programını değiştirip uçak kazasından kurtulan Prof. Serkant Ali Çetin’i anlattı.

 

Ertuğrul Özkök, “Uçağın yolcularından biri Engin Arık adında bir kadındır. Onun kazada öldüğü haberinin ulaştığı yerlerden biri, Türkiye’den uzakta, yerin 100 metre altında dünyanın en ilginç deneylerinden birinin yapıldığı yer. Burası, bütün dünyanın Dan Brown’ın ‘Melekler ve Şeytanlar’ romanından öğrendiği İsviçre’deki CERN adlı bilim merkezidir. Prof. Engin Arık Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyesidir. Ama en önemlisi, Türkiye’nin CERN’deki ATLAS çalışmalarını yürüten kişidir” ifadelerini kullandı.

AMERİKALI PSİKOLOG ‘BEN BİR KAHRAMANIM’ DİYOR

 

“Resmi kayıtlara göre o günkü meşum kazadan kurtulan yoktu. Ancak gayriresmi olarak bu uçaktan kurtulan bir kişi vardı” diyen Özkök şunları yazdı:

 

“Ve o kişi de Isparta Süleyman Demirel Üniversitesi’ndeki Türk Hızlandırıcı Merkezi projesi toplantısına giden CERN ekibinin ‘yedinci’ üyesiydi.

 

Şimdi o yedinci bilim insanının hikâyesini öğrenmek için, o kazadan bir hafta öncesine dönelim.

 

O gece İstanbul’da bir evde genç bir karıkoca arasında tartışma geçmektedir.

 

Genç erkek, ertesi hafta Isparta’da yapılacak olan Türk Hızlandırıcı Merkezi projesinin yürütücü yardımcısı ve ekibin 7’nci üyesi Doç. Dr. Serkant Çetin’dir. Aslında CERN yedilisinin ertesi gün Süleyman Demirel Üniversitesi’nde katılacağı toplantının koordinatörü de odur.

 

Ancak psikolog olan eşi, Amerika’dan konferans vermek için davet ettiği bir meslektaşının karşılanması ve konferans hazırlıklarında ona yardımcı olmasını istemektedir. ‘Bu toplantı benim için çok önemli ve senin bulunmanı da çok istiyorum’ der.

 

Genç erkek sonunda karısının ısrarına dayanamaz. Arkadaşlarını arayıp ‘Ben öbür gün bir uçakla geleceğim ve toplantıya biraz geç katılacağım’ der.

 

Eşinin ısrarı onun hayatını kurtaracaktır.

 

Türkiye’ye gelen Amerikalı psikolog, ülkesine döndüğünde arkadaşlarına şunu söyleyecektir:

 

‘Ben orada bir fizikçinin hayatını kurtaran kahramanım.’

 

İşte o uçaktan kurtulan 7’nci bilim insanı bugün Prof. Serkant Ali Çetin’dir…

 

Belki kendileri kabul etmeyecek ama ben onlara ‘CERN Yedilisi’ diyorum.

 

NURİ PAŞA –HALİÇ OSMANLI SİLAH FABRİKASI

Haber linkleri..

Prof. Dr. Ömer ÖZKAN

Gözükara bir subay, idealist bir memleket sevdalısı. Hayatı silahlarla geçmiş, gerçek bir silahşor, Türk savunma sanayisinin temellerini atan, itilmiş, horlanmış ve unutulmuş, unutturulmuş bir kahraman: Enver Paşa'nın öz kardeşi Nuri Killigil Paşa… henüz 29 yaşındayken Kafkas İslam Ordusu Komutanı olarak, Ermenilerin ve Rusların işgalindeki Bakü’yü kurtardı. Bu zaferden sonra Azerbaycanlılar tarafından adına destanlar yazıldı, şarkılar bestelendi (Çırpınırdı karadeniz ona yazılmıştır) ve “Bakü Fatihi” olarak tanınmaya başladı. 1925 yılında Atatürk’ün imzasıyla Yarbay rütbesiyle emekliliği onaylandı. 1929’da devlet tarafından İstiklal Madalyası’na layık görüldü.Si­lah imal et­mek en büyük hayaliydi.Genç­li­ğin­de ağa­be­yi En­ver Pa­şa'ya, "Ağabey bırak beni silah imal edeyim." de­miş­ti. Açtığı fabrikada silahlar üretmeye başlıyor. Tabancaları (Killigil) dünyanın en iyi 20 silahı arasında sayılıyor. Gidip Sütlüce’de muhteşem bir fabrika kuruyor. Yeni tezgâhlarla hızına hız katıyor. Nuri Killigil’in bu başarıları, Türkiye’nin milli ve yerli bir savunma sanayisi olmasını istemeyenleri rahatsız etti. Bir süre sonra Killigil, baskılardan dolayı fabrikasında silah üretilmeyeceğini açıkladı. Fakat üretim gizlice devam ediyordu. 2 Mart 1949... Saat 17.10... Killigil tesislerinde artarda üç patlama yaşanıyor. Sabotajcılar önce kimyahaneyi uçuruyor. Ardından cephane parlıyor. Bu menfur saldırıda 27 kardeşimiz şehit oluyor. Nuri Paşa’nın naaşı 20 gün sonra Haliç’te su yüzüne çıkıyor. Patlamadan sonra Nuri Paşa’nın yanmış birkaç parça el, ayak ve giysisi bulunur ancak. Ve bunlar bir tabuta konarak toprağa verilir. minik tabutta yatan büyük, idealist ve gözükara bir paşadır. “Ceset noksan” diyerek namazı kıldırmıyor, kılınmasına da izin vermiyor. Hâlbuki gıyabında bile kılınabilir. Hadise Meclis’te (23 Mart) kapalı celsede ele alınıyor. Bazı mebusların; “Örtbas etmeye çalışmayın!” diye bağırdıkları işitiliyor. Meclis, tutanaklarını kilitliyor. Kafkas İslam Ordusu Komutanı olarak şanlı zaferler kazanmış bir savaş kahramanı, Azerbaycan Türklerini, Rus-Ermeni zulmünden kurtaran “Bakü Fatihi”, Türkiye’nin ilk yerli ve milli silah üreticisi, savunma sanayinin kurucusu, ömrünü memleketine adamış bu müslüman Türk evladına bir cenaze namazı bile çok görülmüştü.Ömürleri boyunca kendilerinden çok ülkeleri için çalışan bu aziz insanlara vefa borcu olarak bizlere düşen; onları iyi anlayıp, değerlendirmek, emanetlerine sahip çıkmak, onların kaldıkları yoldan devam etmektir. Ve onları unutturanları asla unutmamaktır. Vatan savunması için Trablusgarp’tan Bakü’ye birçok toprakta korkusuzca savaşan bir kahraman olduğu gibi, bir mühendislik dehası da olan Nuri Paşamızın ruhu şad, mekanı cennet olsun.

UNUTMADIK

VATANA ADANMIŞ YÜREKLER!!

 

Nuri Killigil ve Silah Fabrikası ile İlgili İddialar Doğru mu?

Doğruluk Kontrolleri

53'

14 Temmuz 2021

Nuri Killigil ve Silah Fabrikası ile İlgili İddialar Doğru mu?

Tarih

Yazar:

Simge Akkaş

Simge Akkaş

Bir Instagram sayfası tarafından 2 Temmuz 2021 tarihinde yapılan paylaşımda Nuri Killigil’e ait silah fabrikasının İsrail’e karşı savaşan Araplara silah satmaya kalktığı için havaya uçurulduğu, devlet yetkililerinin cenaze törenine katılmadığı ve diyanet tarafından Nuri Killigil’in cenaze namazının kıldırılmadığı iddia edildi. Gönderi 27 binden fazla görüntülenme alırken 4 bine yakın da beğeni topladı.

Paylaşımda geçen metin şu şekilde:

İsmet İnönü Dönemi Türkiye’de özel silah sanayisini kurmak için bütün engellemelere rağmen mücadele eden Nuri Killigil Paşa silah fabrikası kurdu. İsrail’e karşı savaşan Araplara silah satmaya kalkınca fabrikası havaya uçuruldu, Şehit olan bedeninden geriye kalanlar bu ufacık tabuta sığdı. Devlet cenaze töreninde yoktu! Diyanet namazını kıldırmadı!

Nuri Killigil ve Silah Fabrikası ile İlgili İddialar Doğru mu?

 

Nuri Killigil ve silah fabrikasıyla ilgili iddialara farklı sosyal medya platformlarında da rastlamak mümkün.

Nuri Paşa (Killigil) Kimdir?

Nuri Paşa; I. Dünya Savaşı’nda Kafkas Cephesi'nde elde ettiği askeri ve siyasi başarılar ile Azerbaycan’ın bağımsızlığını kazanmasında oldukça önemli bir yeri bulunan Osmanlı komutanı. Bu dönemde ayrıca Trablusgarp Cephesi'nde savaştı. Kurtuluş Savaşı’nda Doğu Cephesi'nde görevler aldı. Nuri Killigil Paşa ayrıca İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin en önemli isimlerinden olan, Osmanlı komutanı ve siyasetçi Enver Paşa’nın kardeşi.

(Enver Paşa, Babaları Ahmet Bey, Nuri Paşa)

 

(Enver Paşa, Babaları Ahmet Bey, Nuri Paşa)

Nuri Paşa, Kurtuluş Savaşı sırasında Türk Ordusunun silah ve cephane ihtiyaçlarını karşılayan fabrika, tamirhane ve imalathanelerde görevler aldı. Cumhuriyet Dönemi'nde İstanbul’da metal eşya, silah ve mühimmat üreten fabrika sahibi bir özel girişimciydi. 2 Mart 1949’da İstanbul/Sütlüce’de bulunan fabrikasının henüz tespit edilemeyen bir sebep ile patlaması sonucu 6 itfaiye eri ve 22 işçi ile birlikte hayatını kaybetti.

Sütlüce Patlaması Neden Oldu?

2 Mart 1949 günü Nuri Killigil’in sahibi olduğu metal eşya fabrikasında kuvvetli bir patlama yaşandı. Patlamada Nuri Killigil ile birlikte 6 itfaiye eri ve 22 işçi hayatını kaybetti. İşçiler ve halk arasından yaralananlar oldu. Olay anında fabrikada bulunan Nuri Killigil’in hadiseden birkaç gün sonra bazı kıyafet ve eşyalarının dağılmış bir halde bulunması üzerine ölmüş olduğu kabul edildi.

Kamuoyunda ilgi uyandıran ve meclis toplantılarında da tartışılan Sütlüce Patlaması, dönem gazeteleri ve meclis tutanaklarından takip edilebilir.

İstanbul’da, şehrin oldukça yakınında bulunan fabrikada bu şiddet ve yıkıcılıkta bir patlamanın nasıl gerçekleştiği üzerine yapılan soruşturma ve tartışmalarda en çok iki ihtimal üzerinde durulmuş. Bu ihtimallerden ilki ihmaller zinciri ile önüne geçilememiş bir kaza olmuş olması.

Diğeri, Nuri Paşa’ya bir sabotaj yapıldığı iddiası. Bu ihtimal üzerinde durulurken vurgulanan en önemli nokta Nuri Killigil’in bir fabrika sahibi olmaktan öte taşıdığı askeri ve siyasi kimlik. İddiaların odak noktası ise olaydan sonra ilk olarak Muhasebeci Sengaras'ın açıkladığı üzere; o günlerde Suriye Hükümeti'nin siparişi üzerine üretilen ve henüz sevk edilmemiş mermiler.

Sengaras’ın 3 Mart 1949 tarihli gazetelere yansıyan ifadeleri şöyle:

Biz bu ikibin mermiyi Suriye Hükümetinin siparişi üzerine yaptık. Her an sevk emrini bekliyorduk. Fabrikamız ayrıca Pakistan’dan da top siparişleri almıştı."

 

Biz bu ikibin mermiyi Suriye Hükümetinin siparişi üzerine yaptık. Her an sevk emrini bekliyorduk. Fabrikamız ayrıca Pakistan’dan da top siparişleri almıştı."

Mayıs 1948’de İsrail Devleti’nin kurulması ve ardından Arap Birliği’nin İsrail’e savaş açması ile başlayan savaş sırasında Suriye Hükümeti'nin verdiği siparişi üzerine Sütlüce Fabrikası'nda üretilen mermiler hakkında Milli Savunma Bakanı Hüsnü Çakır’ın 18 Mart 1949'da gerçekleşen meclis görüşmelerinde dile getirdikleri ise şöyle:

“Bu zatın son 1948 senesi zarfında Suriye için, Mısır için ve Pakistan için sipariş müsaadesi istediği doğrudur. Suriye ve Mısır için, (Birleşmiş Milletler) Güvenlik Konseyinin bu memleketlere silâh ve mühimmat sevk edilmemesi yolundaki kararına binaen, Bakanlıkça kabul edilmemiştir. Yalnız Güvenlik Konseyinin Pakistan hakkında bir kararı olmaması hasebiyle Pakistan için senenin son ayında böyle bir sipariş müsaadesinin kabulünde bir mahzur görülmemiştir.”

Anlaşıldığı üzere Suriye Hükümeti'nden alınan siparişler, usulüne uygun olmayan bir şekilde Milli Müdafaa Vekaleti'nden üretim için gerekli izin alınmadan gerçekleştirilmiş.

Paylaşımda yer alan, Sütlüce Metal Eşya Fabrikası'nda o günlerde İsrail ile savaşan Araplara gönderilmek üzere harp malzemesi üretimi yapıldığı iddiası doğru. Fakat Nuri Killigil Paşa ve diğer patlama kurbanlarının bu üretim ile alakalı düzenlenmiş bir saldırı sonucu hayatlarını kaybettiklerine dair kesin bir karar vermek oldukça güç. 

Soruşturmalarda takip edilen diğer olasılık, patlamanın işleyişte yapılan ihmaller sebebiyle gerçekleşen bir kaza sonucu yaşanmış olması.

Tanıkların ifadeleri incelendiğinde ortaya çıkan tablo kapsüllerin korunduğu dolabın hararetinin 80 dereceyi aştığı ve bu durumun fark edilmemesi üzerine ilk patlamanın gerçekleştiği yönünde.

Çıkan yangının etkisiyle kimyahanede bulunan eczalar yangının kısa sürede büyümesine sebep olurken o sırada fabrikada bulunan Nuri Killigil’in Hasköy İtfaiyesi’ne haber verdiği ve yangın yerine koştuğu olaya tanık olanlar tarafından dile getiriliyor.

Fabrikanın Kapsül ve Fülminat Şefi Şadan, savcıya verdiği ifadede yaşananları şöyle anlatmış:

“Yangın çıkar çıkmaz Nuri Paşa benim bulunduğum yere geldi ve orada bulunan ve içinde ne olduğunu bilmediğim bir dolabı derhal dışarıya çıkarmamızı söyledi. Hâlbuki benim kapsüllerin rutubet derecesini ölçen tav dolabının önünden ayrılmamam lazımdı. Israrı karşısında dolabın nakline yardım etmek zorunda kaldım. Bu sırada dolapta bir takım çıtırdılar olmakta idi. Nitekim birkaç dakika sonra müthiş bir infilâk oldu.”

Olay yerine gelen itfaiye erlerinin kimyahanedeki yangını söndürmek için çatıya çıktıkları, şiddetlenen alevlerin yayıldığı alanın altında barut ve trotil gibi patlayıcı maddeler bulunan bir depo olduğu söyleniyor. Kısa bir süre sonra bu alan çöküp içerideki patlayıcı maddeler infilâk ettiğinde, İstanbul’da büyük bir gürültü ve sarsıntı ile hissedilen esas patlama meydana gelmiş.

Nuri Killigil’in Cenaze Töreni ile İlgili İddialar

Hadiseden birkaç gün sonra Nuri Killigil’e ait bir ayakkabı teki, not defteri, parçalanmış bir kravat ve onun olduğu iddia edilen bileğinden kopuk bir el tahribatın kaldırılması sırasında bulundu.

Patlamada hayatlarını kaybeden Nuri Paşa dahil 10 kişinin cenazeleri 7 Mart 1949’da Beyazıt Camii'nden törenle kaldırıldı. Cenaze töreninde İçişleri Bakanı Mehmet Emin Erişirgil, Çalışma Bakanı Reşad Şemsettin Sirer, İstanbul Savcısı İhsan Köknel ve Orgeneral Kazım Orbay hazır bulundular. Cenazeler şehitliğe defnedildi.

Resmi cenaze törenine ait fotoğraf. Cumhuriyet, 8 Mart 1949.

 

Resmi cenaze törenine ait fotoğraf. Cumhuriyet, 8 Mart 1949.

Nuri Paşa’nın şehit olan bedeninden geriye kalanlar için cenaze namazı kılınmadığı ve düzenlenen törene devlet yetkililerinin katılmadığına dair iddiaların dayanağı 22 Mart 1949’da Nuri Paşa’ya ait olduğu düşünülen kolları ve bacakları kopuk, kafatası parçalanmış bir üst beden bulunmuş olması.

Nuri Paşa ailesi, bu buluntular için de bir cenaze merasimi talep etmiş.

23 Mart 1949’a ait Yeni Sabah Gazetesi olayı şöyle anlatıyor:

“Nuri Paşa (Killigil) ailesi Sütlüce’de infilak sahasında son arama ve taramalar esnasında sahilde bulunan bir ceset parçasının Nuri Paşa’ya ait olduğunu iddia ederek bunun için bir cenaze merasimi yapmak istediklerini bildirmişlerdir. Alakalı idare makamları keyfiyeti müftülüğe bildirerek bu vaziyette bir cenaze merasimi yapılıp yapılamayacağını sormuşlardır. İstanbul müftülüğü de bu hususta verdiği cevapta cenaze merasimi için cenaze namazı kılınması icap ettiğini, halbuki herhangi bir ceset parçası için cenaze namazının dinen caiz bulunmadığını bildirmiştir.”

İslamiyet’te yanmış, parçalanmış, ya da bir parçası bulunmuş bedenlerin nasıl defnedileceği konusu mezhep ve görüş farklılıklarına bağlı olarak ayrı hükümlere varılabilen bir konu. Bu kararı veren dönemin İstanbul Müftüsü Ömer Nasuhi Bilmen’in Büyük İslam İlmihali’nin 544. maddesine göre;

“Ölmüş olan bir Müslüman'ın başı ile beraber vücudunun çoğu bulunuyorsa yıkanır; kefenlenir ve namazı kılınır. Fakat başsız olarak yalnız vücudun yarısı bulunsa veya gövdesinin çoğu kaybolmuş olsa yıkanmaz, kefenlenmez ve üzerine namaz kılınmaz. Bir beze sarılarak gömülür.”

Cenaze merasimi tamamlandıktan sonra bulunan beden parçalarının hangi uzuvları barındırdığına dair teyit edilebilen kesin bir bilgi bulunmuyor. Bulunan parça ile alakalı yukarıda verilen betimlemeler Atilla Oral’ın Nuri Paşa adlı kitabından alındı. Oral, beden ile ilgili bilgilerini fabrika işçileri ve olayın görgü tanıkları ile yaptığı görüşmelerden elde etmiş.

Facebook’ta paylaşılan iddiada yer alan fotoğraf, bu buluntular üzerine aile tarafından düzenlenen cenaze törenine ait.

Nuri Killigil ve Silah Fabrikası ile İlgili İddialar Doğru mu?

 

Nuri Paşa’nın cenazesine devlet görevlilerinin katılmadığı ve diyanet tarafından cenaze namazının kıldırılmadığı iddiaları kısmen yanlış. Nuri Paşa için iki cenaze töreni düzenlendi. Biri, diğer bazı kazazedelerle birlikte devlet görevlilerinin de katıldığı bir törenle şehitliğe defnedildi. Diğeri, olaydan günler sonra bedenine ait olduğu iddia edilen buluntular için ailesi tarafından, İstanbul Müftülüğü bir imam atamadığı halde düzenlendi ve aynı şehitliğe defnedildi.

Sütlüce Metal Eşya Fabrikası'nın ve İhmallerin Kısa Öyküsü

Patlamanın neden kaynaklandığına dair döneme ait tartışmalarda olayın bir sabotaj olma ihtimalinden daha fazla üzerinde durulan husus, ihmaller. Dışarıda savcılar tarafından kaza veya sabotaj olmak üzere iki olasılık üzerinden yürütülen soruşturmalar, meclis içerisinde de tartışmaya açıldı. Bu tartışmalara dayanarak, Sütlüce Metal Eşya Fabrikası'nın öyküsü ve yapıldığı öne sürülen ihmaller kısaca anlatılabilir.

Sütlüce Fabrikası'nda ilk defa 1935 yılında bir limited şirket tarafından madeni eşya üretilmeye başlanmış.

Fabrika, 1938’de Nuri Killigil tarafından satın alınmış. 1933’ten beri Zeytinburnu Demir Eşya Fabrikası'nda silah ve mühimmat üreten Nuri Killigil’in bu yeni fabrikası, madeni eşya üretme ve işletme şartları ilerletildiği takdirde silah ve mühimmat imal etme izinlerine sahip.

Sütlüce Fabrikası'na tezgah ve makine eklemeleri yapılması üzerine İstanbul Belediyesi tarafından 1940 ve 1941’de denetimler düzenlenmiş. Bu incelemelerde işletmenin madeni eşya fabrikası olduğu, bina vaziyetinin iyi olduğu, binada yangın söndürme tertibatı bulunduğu, fabrikanın daha çok harp sanayisi için çalıştığı belirtilmiş. Sıhhi önlemler için sunulan öneri işçilerin çalışırken göz koruyucu kullanmaları olmuş. Fabrika tetkiklerden sonra madeni eşya imalathanesi ruhsatı ile çalışmaya devam etmiş.

1940'ta yürürlüğe giren 3763 sayılı “Türkiye’de Harp Silah ve Mühimmatı Yapan Hususi Sanayi Müesseselerinin Kontrolü Hakkında Nizamname” den önce ve sonra Milli Müdafaa Vekaleti ile birlikte çalışan Nuri Killigil’in fabrikası için Kanun sonrası yeni bir işletme müsaadesi oluşturulmamış.

1947 yılına gelindiğinde Nuri Killgil; İşçi Sigortaları Kurumu ve Çalışma Bakanlığı'na müracaat etmiş ve artık fabrikasının harp imalatı ile meşgul olmayacağını, bu sebeple tehlike sınıfının indirilmesini ve sigorta primlerinin azaltılmasını talep etmiş.

Talep üzerine Bakanlık müfettişleri tarafından yapılan teftişlerde, işletmede harp silah ve mühimmatı üretimi yapılmadığı ve fabrikada hiçbir patlayıcı madde bulunmadığı kaydedilmiş. Bu kayda bakanlık tarafından verilen cevapta; fabrikada 1946 yılından beri patlayıcı madde üretimi yapılmadığı, tekrar böyle bir üretime geçildiği takdirde fabrikanın en yüksek tehlike sınıfında kabul edilmesi gerektiği ve işyerinin düzenli olarak teftiş edilmesi gerektiğinden bahsedilmiş.

Böyle bir rapor bulunduğu halde Sütlüce Fabrikası'nda silah ve mühimmat üretiminin devam etmesi kanuni işleyişteki ihmallere ve suistimallere bağlanır.

Milletvekili Ali Rıza Arı tarafından dile getirildiğine göre 1948 yılı öncesinde silah kapsülü siparişlerini Genelkurmay’dan alan fabrika bu tarihten itibaren kendi kapsül ve fülminatlarını üretmeye başlamış. Ali Rıza Arı ve şahitlerin ifadelerinden bu üretimlerin gerçekleştirildiği binanın linyit ve kok yakan iki soba ile ısıtıldığı ve tahta döşemelere sahip olduğu anlaşılmakta. Arı, patlamanın gerçekleşmesinde ihmallerin payının büyük olduğunu savunuyor.

Hadise hakkında milletvekillerince sunulan soru önergeleri Milli Savunma Bakanı Hüsnü Çakır, Çalışma Bakanı Reşad Şemseddin Sirer ve Başbakan Şemsettin Günaltay tarafından yanıtlandı. Son sözü alan Şemsettin Günaltay’ın açıklaması şöyle:

“Umumi ve süratli bir teftişin ağır ve ezici mesuliyetinden vareste bırakılan bir kısım memurlar da tamamiyle lâkaydiye sürüklenmişlerdir. Bu hâdiseye el koymuş olan adalet teşkilâtı vazifesini ifa edecek ve faciaya sebep olanları meydana çıkararak şüphesiz cezalarını verecektir. Fakat bunun haricinde bâzı dairelerde, kanunların kendilerine tahmil etmiş olduğu vazifeleri hakkiyle ifa etmeyenlerin veya ihmal edenlerin bulunduğu anlaşıldığından bunlar hakkında bakanlıklarca esaslı ve ciddî tetkikler yapılacaktır. Lâkaydi gösterenlerin, vazifelerini ihmal edenlerin meydana çıkarılmasını arkadaşlarımdan rica ettim. Bu hususta tetkikata başlanmıştır. Şüphesiz bunlarda cezalarını göreceklerdir. Aynı zamanda bu mahiyette bulunan müesseseler de sıkı bir surette teftiş edilerek gerekli şeraiti haiz olmayanların faaliyetlerine son verilecektir.”

İsmet İnönü Dönemi'nde Özel Silah Sanayisinin Gelişmesi Engelleniyor muydu?

İsmet İnönü Dönemi'nde uygulanan silah sanayisi politikalarının özel girişimleri engelleyici nitelikte olup olmadıkları Atatürk Dönemi'nde uygulanan sanayi politikaları ile kısaca karşılaştırılarak daha iyi anlaşılabilir. 1923’te Cumhuriyet’in iktisadi politikalarının yönünün belirlenmesi için toplanan İzmir İktisat Kongresi’nde silah sanayisi adına; baruthane, tophane ve diğer savaş sanayi kollarının geliştirilmesi yönünde bir karar alındı. Kongre kararları bir bütün olarak “kalkınmayı özel teşebbüse dayanarak başaracak, himayeci ve milliyetçi bir iktisat politikası” mahiyetindeydi.

1929 yılında neredeyse tüm dünyayı etkisi altına alan ekonomik krizin de bir sonucu olarak başka ülkelerde olduğu gibi Türkiye Cumhuriyeti’nde de “devletçilik” iktisadi politikalarda giderek daha çok benimsenen bir konum aldı. 1932'den beri uygulana ve devletçi politikaların bir ürünü olan Kamu İktisadi Teşekkülleri'nin gelecekteki akıbetleri hakkında Atatürk ve İnönü o tarihten itibaren ters düşmeye başladılar. İnönü liberal girişimlere şüphe ile yaklaşırken; Atatürk, yaşanan ekonomik buhran nedeniyle ihtiyaç duyulmuş bu kurumların ileride halka arz edilerek liberal bir yapıya kavuşmasını arzulamıştı.

1938’den itibaren hız kazanan devletçi politikalar 1942-1946 arasında daha yoğun olarak uygulandı.

Nuri Paşa, ilk fabrikası olan Zeytinburnu Demir Eşya Fabrikası'nda 1933’ten beri silah ve mühimmat üretiyor ve Milli Savunma Bakanlığı ile harp sanayi imalatı için zaman zaman birlikte çalışıyordu.

1940 yılında yürürlüğe giren “Türkiye’de Harp Silah ve Mühimmatı Yapan Özel Sanayi Müesseseleri Hakkında Nizamname” ile birlikte harp sanayi ürünlerinin üretim, sipariş ve ihracatlarının kontrolü Milli Müdafaa Vekaleti'ne bağlandı. Bu Kanun, o dönem uygulanan devletçilik politikalarının bir yansıması olarak özel harp sanayi teşebbüslerini Milli Savunma Bakanlığı çatısı altında topladı.

Döneme ait özel sanayi teşebbüslerinin zorluklarla karşılaştıklarına dair örnekler verilebiliyor olsa da bu değişikliği takip eden yıllarda Milli Savunma Bakanlığı ile yaptığı işbirliklerinde karşılaşılan zorluklar için bakanlığın fabrikaya birden çok defa kolaylık sağlandığı bilgisine ulaşılabilir.

Nejdet Karaköse, Afrika Gruplar Komutanı - Kafkas İslâm Ordusu Komutanı - Sütlüce Fabrikasının Sahibi - Enver Paşa'nın Kardeşi Nuri Paşa, Ötüken Kitap, İstanbul: 2012, s. 397.

 

Nejdet Karaköse, Afrika Gruplar Komutanı - Kafkas İslâm Ordusu Komutanı - Sütlüce Fabrikasının Sahibi - Enver Paşa'nın Kardeşi Nuri Paşa, Ötüken Kitap, İstanbul: 2012, s. 397.

 

1940’lı yıllar; II. Dünya Savaşı ve ekonomik bunalımların yanında uygulanan devletçi politikalar sebebiyle özel sanayi teşebbüslerinin her zaman sorunsuz işleyebildiği bir dönem değildi. Bununla birlikte, Nuri Killigil veya silah fabrikasının  özellikle uygulanan engeller ile karşılaştığı da söylenemez. Fabrika için gösterilen müsamaha örnekleri bulunmakta. Bundan başka, Nuri Killigil’in silah sanayisi girişimlerine başladığı tarih İsmet İnönü Dönemi'ne değil Atatürk Dönemi'ne rastlamakta. Dolayısıyla Nuri Killigil’in İsmet İnönü döneminde Türkiye’de özel silah sanayisini kurmak için bütün engellemelere rağmen mücadele ederek silah fabrikası kurduğu iddiası yanlış. 1938’de Sütlüce Metal Eşya Fabrikası Nuri Killigil tarafından devralınırken engellemelerle karşılaştığına dair bir bilgi bulunmamakta.

 

ETİKETLER : 300 YILDIR ÖNDE GELEN İNSANLARIMIZ FAİLİ MEÇHUL YAPILIYOR MİLYONLARLA SOYKIRIMA UĞRATILIYORUZ BU SOYKIRIMI - SATAMAYI GİZLEMEK İÇİNDE 100 YILDIR
Diğer DKM-Analiz haberleri
Köşe Yazarları
 ‹ 
 › 
Arşiv Arama
- -
Doğu Haber-Doğu Medya-Doğu Kültür Gazetesi
© Copyright 2013 Dogu Medya -Dogukultur. Tüm hakları saklıdır. Dkm Medya
DKM MEDYA GROUP -1
STK-DERNEKLER
FİRMALAR-İŞ DÜNYASI
STK-İŞ DÜNYASI MESAJLAR
DKM MEDYA GROUP-2
TÜRKİYE-BÖLGE, FİRMALAR- İŞ DÜNYASI
DOĞU KÜLTÜR MEDYA
SERHAT HABERLER
BAĞLANTILARIMIZ
STK-İŞ DÜNYASI MESAJLAR
STK-DERNEKLER
FİRMALAR-İŞ DÜNYASI
DOĞU KÜLTÜR MEDYA