Hakikati Haksızın Değil, Haklının Yüzüne Çarpmak!

Hakikati Haksızın Değil, Haklının Yüzüne Çarpmak!

Kendi ülkesindeki zûlümlere ve kendi zamanındaki zalimlere ses çıkarmayıp, üstüne bir de dolaylı ya da dolaysız destek verip, başka ülkelerdeki zûlümlere karşı sesini yükselten veya kendi ülkesindeki ve fakat geçmişte yaşamış ve artık hayatta olmayan zalimlere karşı diklenen insanların / camiaların bu tavırlarının “erdemli davranış” olarak değerlendirilemeyeceği...
Bu haber 2015-06-26 11:29:11 eklenmiş ve 552 kez görüntülenmiştir.

Hakikati Haksızın Değil, Haklının Yüzüne Çarpmak!

 

 

 “Erdemli Olmak” konulu sohbetler dizimizde sizlere daha önce üç makale okutmuştuk.

 

     İlk iki makalemiz olan “Mârifet; Muhalif ya da Taraftar Olmak Değil, Erdemli Olmaktır” ve “Kazandıklarınızla, Kaybettiklerinizi Satın Alamayacaksınız” başlıklı yazılarımızda, “erdemli olmak” ilkesi üzerinde durmuş, her zaman ve zeminde, hangi şartlar altında ve nerede olursa olsun ilkeli davranmamız gerektiğini salık vermiştik.

 İbrahim Sediyani

İbrahim Sediyani

sediyani@gmail.com

     Yaşadıkları toplumun fikir ve bilinç yükünü taşıyan, toplumun bir adım önünde olması gereken aydınlara, gazeteci, yazar, sanatçı, akademisyen, kanaat önderi konumunda olanlara yönelik kaleme aldığımız o iki makalede, siyasal alana yönelik ortaya konan tavırları “doğruluk / yanlışlık” kriterlerine vurarak, “erdemli tavırlar” ile “erdemsiz tavırlar” arasında kesin bir çizgi çizmeye çalışmıştık.

 

     Üçüncü sohbetimiz olan “Zaman ve Zemin Aşımına Uğrayan Erdemli Tavırlar” başlıklı makalemizde ise, “erdemli tavırlar içindeki erdemsizlik” hallerini konuşmuştuk.

 

     Erdemli tavırlar içinde nasıl olur da erdemsizlik halleri olabilir? Erdemli bir davranış, erdemsiz bir mânâ barındırabilir mi? Böyle birşey mümkün müdür? İyiliğin içinde kötülük saklı olabilir mi? Bunları hasbihal etmiştik.

 

     “Erdemli olmak” konusundaki üçüncü, “erdemli tavırlar içindeki erdemsizlik” konusundaki ise ilk makale olan o yazımızda, siyasal alana yönelik sergilediğimiz ilkeli duruşun ve ortaya koyduğumuz doğru bir tavrın aynı zamanda “erdemli bir tavır” olarak kabul edilebilmesi için, şu iki kıstasla uyumlu olması gerektiğine dikkat çekmiştik: Zaman ve zemin.

 

     Kendi ülkesindeki zûlümlere ve kendi zamanındaki zalimlere ses çıkarmayıp, üstüne bir de dolaylı ya da dolaysız destek verip, başka ülkelerdeki zûlümlere karşı sesini yükselten veya kendi ülkesindeki ve fakat geçmişte yaşamış ve artık hayatta olmayan zalimlere karşı diklenen insanların  / camiaların bu tavırlarının “erdemli davranış” olarak değerlendirilemeyeceği, bunu “erdem” olarak nitelemek bir yana, “dürüstlük” olarak bile kabul etmenin mümkün olmadığını ifade ettiğimiz o yazımızda, sadece ölmüş zalimlere veya başka coğrafyalarda hüküm süren zalimlere diklenmenin “erdem” sayılamayacağının altını çizerek, şöyle demiştik: “Mârifet; başka coğrafyalardaki değil, kendi topraklarındaki zalimlere diklenmektir. Ölmüş değil, yaşayan ve hükmeden zalimlere laf etmektir.”

 

      Zirâ sadece başka topraklarda yaşanan zûlümlere karşı çıkmak “zemin aşımına uğrayan erdemli tavır” iken, sadece geçmişte yaşanmış zûlümlere karşı çıkmak da “zaman aşımına uğrayan erdemli tavır”dır. Neticede her iki münafık davranış biçimi de “erdem içinde erdemsizlik” barındırır.

 

     Bugünkü sohbetimizde ise, Qûr’ânî tabirle “münafıklık alameti” olan bu “erdem içinde erdemsizlik” hallerinin başka bir versiyonunu konuşacağız: “Hakikati haksızın değil, haklının yüzüne çarpmak!”

 

     Allâh Tebareke we Têâlâ, insanoğlunu/kızını yeryüzünde başıboş bırakmamış, iyiliği, doğru yolu göstermek için peygamberler ve kitaplar göndermiştir. İyilik yapmak, doğru yoldan gitmek, hangi dîne / düşünceye bağlanırsa bağlansın, hatta hiçbir dînî inancı bile olmasın, her insanın “insan” olmaktan kaynaklı mes’uliyetidir.

 

     “İyilik” ve “doğruluk” kriterleri inançtan inanca veya düşünceden düşünceye farklı ıstılahlarla formüle edilmişse de, “fıtrî noktada” neyin iyi ve doğru neyin de kötü ve yanlış olduğu hususunda tüm insanlık ailesi hemfikirdir.

 

     Örneğin helâl rızık kazanmak, yaşadığı topluma yararlı bireyler olmak, hayvanlara merhamet etmek, çevreyi korumak, doğru sözlü olmak, insanları incitmemek ve kırıcı olmamak, toplumlar arasında ırk ve dil ayrımı yapmadan adaletle yaklaşmak, bütün bunlar tüm dîn ve inançlarda “iyi” olarak tanımlanmıştır. Aynı şekilde, cinayet işlemek, hırsızlık yapmak, terör, hayvanlara eziyet etmek, çevreyi, doğayı ve bitki örtüsünü tahrib etmek, yalan konuşmak, kırıcı ve itici olmak, ırkçılık yapmak, bütün bunlar da yeryüzündeki tüm dîn ve inançlarda “kötü” olarak tanımlanmıştır.

 

     Allâh Tebareke we Teâlâ, bizden “emr-i bi’l- mâruf we nehy-i ani’l- mûnker” (iyiliği emretmek ve kötülüğü nehyetmek) yapmamızı emretmektedir. (Âl-i İmrân, 104; Tewbe, 71 ve 112; Hûd, 116)

 

     Dolayısıyla “emr-i bi’l- mâruf” (iyiliği emretmek) ve “nehy-i ani’l- mûnker” (kötülüğü nehyetmek), bize Râbbimiz’in yüklediği bir yükümlülük ve uymamız gereken apaçık bir emirdir. Yaşadığımız toplumda, ülkede ve tüm yeryüzünde “iyilik” için çabalamak ve “kötülüğü” ortadan kaldırmak için gayret sarfetmek zorundayız. Buna uymayıp da “kötülük” için çaba gösterirsek, Allâh-û Teâlâ’ya karşı isyan etmiş durumuna düşeriz.

 

     Bütün “kötülük”lere ve “iyilik”lere rahatlıkla misaller verilebilir: Örneğin; yaşadığımız toplumda ve ülkede, üzerinde bulunduğumuz topraklarda şayet “terör” var ise, Allâh rızası için yapmamız gereken şey nedir? Elbette ki “terör”ün ortadan kalkması, toplumda “barış”ın tesis edilmesidir.

 

     Yaşadığımız ülkede ve bulunduğumuz coğrafyada şayet “ırkçılık” var ise, “kavmiyetçilik” yapılıyorsa, Allâh’a ve âhiret gününe imân eden Müslümanlar olarak yapmamız gereken, hem de ivedi olarak ve büyük bir özveri göstererek yapmamız gereken şey, ülkemizin başına musallat olan ve toplumumuzun bünyesine şırınga edilmiş bu ırkçılık / kavmiyetçilik zehirini bir an önce temizlemeye ve aramızdan def etmeye (nehy-i ani’l- mûnker) çalışmak, yaşadığımız toplumda ve üzerinde bulunduğumuz coğrafyada “İslam kardeşliği”ni yeniden tesis etmeye (emr-i bil’l- mâruf) çalışmaktır.

 

     Bunlara hiç kimse itiraz edemez. Ederse, direk Allâh’a isyan etmiş sayılır. Zirâ bunlar, herhangi bir düşünce, ideoloji veya devletin, partinin, örgütün, camiânın dayattığı “doğru”lar değil, bizzat yaratıcımız olan Allâh Tebareke we Teâlâ’nın emri ve bizden istediğidir. Dolayısıyla bütün bunlara riâyet etmek, bunun gereklerini yerine getirmek, “İslamî kimliğin” ve “Tevhidî bilincin” olmazsa olmaz koşuludur.

 

     Allâh Tebareke we Teâlâ hiçbir Müslüman’a, bırakın “ırkçılık” yapmayı, “kavmiyetçilik” yapma hakkını dahi tanımamıştır. Resûl-i Ekrem (saw)’in buyurduğu gibi, ırk, neseb veya kavmiyet dâvâsı güden kişi, İslam dairesinden değildir; kavmiyetçilik yapan kişi İslam’ın dışındadır. (Müslim, 6 / 50; Nevevî, 12 / 238 – 239)

 

     Qur’ân’ın belirlediği itikadî ilkeler ışığında “İslamî kimlik” sahibi bireylerin veya “İslamî camiâ” olma, “İslamî hareket” olma iddiâsındaki çevrelerin / toplulukların nasıl bir tutum sergilemesi gerektiğini idrak ettikten sonra, şimdi de bu şuur ve bilinç ile yaşadığımız zamanı / çağı anlamaya ve üzerinde yaşadığımız ülkeyi / coğrafyayı tanımaya çalışalım. Yani “dâvetçi” kimliğimize yakışır biçimde “çağa tanıklık” yapalım.

 

     Bir ülke düşünün. Farklı dîn, dil, kültür ve etnisiteden onlarca farklı kimliği yüzyıllar boyunca birarada tutabilmiş devâsâ Osmanlı İmparatorluğu’nun enkazı altında kurulmuş bir ülke, kadim bir coğrafya.

 

     Farklı dîn, dil, kültür ve etnisiteden onlarca farklı kimliği yüzyıllar boyunca – iyi veya kötü, şöyle veya böyle – birarada tutabilmiş olan Osmanlı gibi devâsâ bir imparatorluğun Balkanlar, Ortadoğu ve Mağrîb’de peşpeşe yaşadığı toprak kayıplarından sonra, geri kalan “merkezî bölgesi” de (Doğu Trakya, Anatolya, Kürdistan ve Lazistan’ı kapsayan bugünkü topraklar) İngiliz, Fransız ve Rus emperyalist güçlerin işgaline uğruyor.

 

     İslam topraklarının emperyalist Haçlı güçlerinin işgaline uğraması üzerine, bu topraklarda yaşayan Kürt, Türk, Laz, Çerkes, Arap, tüm Müslüman halklar elele vererek toplu bir direniş gösteriyorlar. Sonuçta İslam toprakları yabancı / ecnebî işgaline uğramıştı ve İslam topraklarının bu işgalden kurtarılması, Müslüman milletlerin can, mal ve namus emniyetinin korunması gerekiyordu. Tamamen ve yalnızca bu hassasiyetle gerçekleştirilen direniş sonucunda, emperyalist güçler vatandan kovuluyorlar.

 

     Ancak bunun ardından kurulan yeni rejim, bütün bu kardeş halklar içinden sadece “Türk” olanların kimliğini esas alarak kuruluyor. Üstelik, Türk olmayanların varlığını, dilini, kültürünü, tarihini, velhâsıl herşeyini inkâr ve imhâ ederek, bu ırkçı – şovenist inkâr ve imhâ politikalarına boyun eğmeyenlere yönelik de en acımasız katliâm ve sürgünler yaşatarak.

 

     Emperyalist Haçlı güçlerin bırakın yok etmeyi, zedelemeyi dahi başaramadığı “İslam kardeşliği”ni yeni kurulan “Türkiye Cumhuriyeti” adındaki devlet, tamamen ortadan kaldırıyor.

 

     Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılıp 29 Ekim 1923 tarihinde yeni bir devletin, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması, Müslüman tebaada “iki büyük kırılma” meydana getiriyor ve bu, son yüz yıllık yakın tarihimizin en büyük “iki travması” oluyor:

 

     1 – İslamî esasları eksen alan bir yönetim anlayışından laik / ğayr-i İslamî bir yönetim biçimine geçiliyor. Elbette ki geçmiş dönemdeki İslamî yönetimin mutlak mânâda kâmil bir İslamî yönetim olup olmadığı tartışılabilir; ancak sonuçta İslamî bir nizam vardı ve bunun başında da tüm İslam dünyasının bağlı bulunduğu bir Halife bulunuyordu. Fakat yeni rejim Halifelik kurumunu ve onunla birlikte İslamî tüm değerleri devlet yönetiminden uzaklaştırıyor.

 

     2 – “İslam milleti” olgusu yerine “Türk milleti” olgusu yerleştiriliyor ve ülkede yaşayan Kürt, Laz, Çerkes, Arap, Gürcü, Rum, Ermenî, tüm kavmî kimlik ve renklere karşı savaş açılıyor. Bilhassa ülkedeki en büyük kavmî unsur olan Kürtler için, tarihlerinin en sancılı dönemi başlıyordu. Bundan böyle “Anasır-ı İslam” değil “Yüce Türk Milleti” vardı ve üstelik ülkede yaşayan herkes “Türk”tü, olmak zorundaydı.

 

     Yeni kurulan rejim, “iki temel fobi” üzerine bina edilmişti: İslam düşmanlığı ve Kürt düşmanlığı.

 

     Yeni kurulan iş bu ırkçı – şovenist devletin tapusunu veren Lozan Antlaşması ise, kadim Kürdistan coğrafyasını 5 parçaya bölüyor.

 

     Bütün bu yaşananların sonucu olarak, şu anda şöyle bir ülkede yaşıyoruz: Ülkenin adı “Türkiye” (yani “sadece Türk ırkından olanların yurdu”), devletin adı “Türkiye Cumhuriyeti”, resmî dili “Türkçe”, bayrağın adı “Türk bayrağı”, ordunun adı “Türk ordusu”, medyanın adı “Türk medyası”, müziğin adı “Türk müziği”, yemeklerin adı “Türk mutfağı”, millî takımın adı “Türk millî takımı”, etc...

 

     Ülkede Kürt, Laz, Arap, Çerkes gibi Müslüman milletler de yaşadığı halde, üstelik bu toprakların yerlileri ve aslî sahipleri Kürtler ve Lazlar olduğu halde, ülkenin kimliği bu şekilde.

 

     “Kürt” kimliği ise resmîyette hiç tanınmıyor bile! Kürtçe anadilde eğitim hakkı dahi yok. Kürdistan ve Lazistan’daki binlerce köyün ve şehirlerin adı, sırf “Türkçe olmadığı için” zorla değiştirilmiş ve onlara masa başında uyduruk Türkçe isimler verilmiş. Cennet Kürdistan vatanı ise 5 parçaya bölünmüş. Aralarına “uluslararası sınır” dedikleri dikenliteller örülerek aileler parçalanmış, akraba akrabadan ayrılmış. Sırf Kürt oldukları için bu Müslüman milletin yaşadığı Dersim, Zilan, Koçgiri, Enfal, Halepçe, Roboskî katliâmları ise cabası.

 

     İmdi...

 

     Böyle bir ülkede ve böyle bir realite içinde, “İslamî kimlik”, “İslamî camiâ”, “İslamî hareket” veya “İslamcılık” iddiâsıyla ortaya çıkan, böyle bir dâvâ güttüğünü iddiâ eden kişilerin / camiâların / çevrelerin / partilerin / örgütlerin, “İslam’da ırkçılık ve kavmiyetçiliğin olmadığını ve lânetlendiğini, ırk ve kavim dâvâsı gütmenin Ümmet bilincine aykırı olduğunu ve İslam kardeşliğini zedelediğini” normalde kime, kimlere karşı hatırlatması gerekir?

 

     Normal bir insan aklıyla düşünürsek, “İslamî kimlik”, “İslamî camiâ”, “İslamî hareket” veya “İslamcılık” iddiâsıyla ortaya çıkan, böyle bir dâvâ güttüğünü iddiâ eden kişilerin / camiâların / çevrelerin / partilerin / örgütlerin, “İslam’da ırkçılık ve kavmiyetçiliğin olmadığını ve lânetlendiğini, ırk ve kavim dâvâsı gütmenin Ümmet bilincine aykırı olduğunu ve İslam kardeşliğini zedelediğini” mevcut ırkçı ve kavmiyetçi rejime ve sistem tarafından öğütülmüş bir beyinle konuşan çevrelere yapması gerekir, değil mi?

 

     Çünkü ırkçılık ve kavmiyetçilik kötü ise, bunu ırkçılık ve kavmiyetçilik yapanlara söylemeniz gerekiyor, doğal olarak. Milyonlarca Kürt, Laz, Türk, Arap, Çerkes insanların yaşadığı bir coğrafyaya “Türk yurdu” anlamında “Türkiye” denmişse, böyle bir toprak parçasında, ülkenin adı “Türkiye”, devletin adı “Türkiye Cumhuriyeti”, resmî dili “Türkçe”, bayrağın adı “Türk bayrağı”, ordunun adı “Türk ordusu”, medyanın adı “Türk medyası”, müziğin adı “Türk müziği”, yemeklerin adı “Türk mutfağı”, millî takımın adı “Türk millî takımı” ise, normal bir insan aklıyla düşündüğümüzde, böyle bir toprak parçasında “İslamî kimlik”, “İslamî camiâ”, “İslamî hareket” veya “İslamcılık” iddiâsıyla ortaya çıkan, böyle bir dâvâ güttüğünü iddiâ eden kişilerin / camiâların / çevrelerin / partilerin / örgütlerin, “Ya kardeşim ne Türk’ü ne Kürd’ü, bırakın bu ırkçılık kokan sözleri, önemli olan Ümmet olmaktır, önemli olan İslam kardeşliğidir” gibi beylik lafları gidip de bu ırkçılığı yapanların yüzüne çarpması gerekiyor, öyle değil mi?

 

     Gel gör ki, yapılan bunun tam tersidir. Sergilenen davranış bunun tam aksi biçimdedir. İslamcılar, “Ya kardeşim ne Türk’ü ne Kürd’ü, bırakın bu ırkçılık kokan sözleri, önemli olan Ümmet olmaktır, önemli olan İslam kardeşliğidir” gibi beylik lafları Türkler’e, Araplar’a ve Farslar’a söylemiyorlar, bu beylik lafları gelip, kavmî kimlikleri odur tüzel olarak hiç tanınmayan, anadilde eğitim hakları dahi olmayan Kürtler’e söylemektedirler.

 

     Kendilerini “Türkiyeli Müslümanlar” olarak adlandıran, gerçekte ise “Türkiyeli Münafıklar” sıfatını daha çok hakkeden bu gürûha “Münafıklar” dediğimizde ise kızıyorlar, onlara hakaret ettiğimizi iddiâ ediyorlar. Oysa bu bir hakaret değil, kaynağını Qur’ân’dan alan bir gerçektir. Bu şekilde davranan iş bu İslamcılar’ın hiç şüphesiz “Münafık” olduklarını Allâh Tebareke we Teâlâ söylüyor.

 

     Irkçılık ve kavmiyetçiliği yapanlar, Türk, Arap ve Fars egemen zihniyeti ve ulus devletleridir. Irkçılık ve kavmiyetçiliğin kurbanları ise, Kürtler. Böyle olduğu halde, “Irkçılık ve kavmiyetçiliğin çok kötü ve tehlikeli olduğunu, İslam’da yeri olmadığını” gidip Türkler’in, Araplar’ın ve Farslar’ın yüzüne karşı söylemiyorlar, gelip de ırkçılık ve kavmiyetçiliğin kurbanı olan Kürtler’in yüzüne karşı söylüyorlar.

 

     “Ümmet’i bölenler”, Türkiye, Suriye, Irak ve İran devletleridir. Bu bölünmüşlüğün kurbanı olan da Kürtler’dir. Kürdistan tam 5 parçaya bölünmüş, aileler biribirinden kopartılmış, akrabalar arasına dikenliteller örülmüştür. Böyle olduğu halde İslamcılar, “Ümmet’i bölmek haramdır” fetvâlarını gidip Türkiye’ye, Suriye’ye, Irak’a ve İran’a karşı yayınlamıyorlar, bu fetvâları zaten 5 parçaya bölünmüş durumda olan Kürdistan’a karşı yumurtluyorlar. Oysa ki “Ümmet’i bölenler” Türkler, Araplar ve Farslar’dır. Ümmet bölünmüş olduğu için paramparça olan ve bu bölünmüşlüğün faili değil bizzat mağduru olanlar, bu bölünmüşlüğün kurbanı olanlar ise Kürtler, Lazlar ve Beluclar’dır. Buna rağmen, ortada bu kadar net ve bariz bir realite olduğu halde, “Ümmet’i bölmek haramdır” beylik laflarını ve fetvâlarını gidip Türkler’in, Araplar’ın ve Farslar’ın yüzlerine çarpmıyorlar, bu fetvâları gelip de bu bölünmüşlüğün kurbanı olan Kürtler’in ve Beluclar’ın kafasına vuruyorlar. Yani “Ümmet’i bölmek haramdır” fetvâsını “bölenleri” değil, “bölünenleri” uyarmak (!) ve durdurmak (?) için üretiyorlar.

 

     Peki, birazcık olsun İslam dînini bilen ve azıcık da olsa kalbinde Allâh inancı olan herkese soruyorum: Eğer bu İslamcılar “Münafık” değilse, o halde Qur’ân-ı Kerîm’de “Münafıklar” denilerek bahsedilen ve lânetlenen kişiler kimlerdir?

 

     30 yıldır İslamî camiânın içinde bir insan olarak, 30 yıldır İslamcılar’a sorduğum bir soru var ve tam 30 yıldır aralarından bir kişi bile çıkıp bu soruma cevap veremedi. Her sorduğumda, suçluluk psikolojisiyle boyunlarını büküyorlar sadece. Çünkü “Münafık” olduklarını, onlara kendi vicdanları da söylüyor. Sorduğum soru şu: “Biz bütün sınırlara karşıyız” diyen İslamcılar, niçin Kürdistan’ı 5 parçaya bölen sınırlara karşı çıkmıyorlar?

 

     Bakın, hiç teorik tartışmalara, öyle “muvahhidlik pozları” takınıp ukalalık yapmaya gerek yok. Biz bizi biliriz. Herkes, herşey meydanda. En basitinden şunu rahatlıkla gözlemlemek mümkün: Nerede bir İslamî camiâ “Ümmet bilinci” ve “İslam kardeşliği” konulu bir panel, konferans tertip ederse, hemen anlarız ki konu mutlaka “Kürt sorunu”dur. Ne zaman ki sosyal medyada, Twitter veya Facebook’ta İslamcı bir yazarın sağa sola “Ümmet” konusunda akıl verdiğini ve “İslam kardeşliği” hususunda tavsiyelerde bulunduğunu görürsek, hemen anlarız ki karşısındaki kişiler Kürt’tür, yani Kürtler’le sohbet ediyor o anda.

 

     Peki neden?

 

     Neden?...

 

     “Ümmet” olduğumuz ve “Türkçülük, Kürtçülük” gibi şeyleri bir tarafa bırakıp “İslam kardeşliği”ni yeşertmemiz gerektiği, niçin sadece “Kürt sorunu” konuşulduğu zaman akla geliyor?

 

     Ülkenin her tarafında “Türk, Türkiye” yazıldığı ve Allâh’ın her günü “Türk, Türk, Türk”, “Türkiye, Türkiye, Türkiye”, “Türkçe, Türk bayrağı, Türk devleti” seslerini işitirlerken, sabahtan akşama kadar bu lafları duysalar yine de akıllarına hiç gelmeyecek olan “Ümmet bilinci” ve “İslam kardeşliği”, neden, niçin, niye “Kürt, Kürdistan” kelimelerini işitir işitmez hemen akıllarına geliyor?

 

     Örneğin bir AK Parti mitinginde Erdoğan veya Davutoğlu, 50 sefer “Türk” desin, 150 sefer “Türkiye” desin, 250 sefer “aziz Türk milleti” desin, hükûmet yandaşı Yeni Şafak, Star, Yeni Akit, Sabah, Türkiye gibi gazetelerde köşe yazarları hemen her yazılarında “Türk” desin, “Türk devleti” hatta “Türklük” desin, bir tane bile İslamcı’nın çıkıp da onlara “Ya kardeşim ne Türk’ü ne Kürd’ü yaa? Bırakın bu ırkçılık kokan sözleri. Önemli olan Ümmet olmaktır, önemli olan İslam kardeşliğidir” gibi beylik laflarla çıkıştığını, onlara “Ümmet” ve “İslam kardeşliği” dersi vermeye kalkıştığını görebilir misiniz? Görmek bir yana, aklınıza bile gelebilir mi böyle birşey? Oysa bu İslamcılar, “Kürt”, “Kürdistan” kelimelerini işitir işitmez hemen çıkışırlar: “Ya kardeşim ne Türk’ü ne Kürd’ü yaa? Bırakın bu ırkçılık kokan sözleri. Önemli olan Ümmet olmaktır, önemli olan İslam kardeşliğidir”...

 

     Peki neden?

 

     Cevabı aslında çok basittir, aptal olmayanlar için: Çünkü “Ümmet” ve “İslam kardeşliği” gibi Qur’ânî argümanlar, hakikatin tecellisi için değil, tam aksi bir amaçla, hakikatin boğulması ve derdest edilmesi amacıyla kullanılıyor. Amaç, mevcut ırkçı – şovenist rejimin bekâsı, Tağutî devletin varlığını sürdürmesidir.

 

     “Ümmet” ve “İslam kardeşliği” gibi argümanlar, tamamen Kürtler’i köleleştirmek ve sömürmeye devam etmek, Kürdistan’daki uğursuz işgallerini meşrû kılmak amacıyla ortaya atılıyor.

 

     “Ümmet’i bölmek haram” ise, gidip Ümmet’i bölenlere söyleyeceksin bunları, 5 parçaya bölünmüş olan Kürdistan halkına değil!

 

     Irkçılık ve kavmiyetçilik kötü birşey ise, önemli olan “İslam kardeşliği” ise, bunları gidip bu kardeşliği ortadan kaldıran Türkler’e, Araplar’a ve Farslar’a söyleyeceksiniz, “İslam kardeşliği” ortadan kaldırıldığı için her türlü mağduriyeti ve çileyi yaşayan Kürtler’e değil!

 

     Benim evime hırsız girmiş, eşyalarımı çalmış, sen ise gelip bana “Değerli kardeşim, bak inan ki hırsızlık çok kötü birşeydir, dînimiz helâl kazancı tavsiye etmiştir, bir kardeşin olarak söylüyorum, sakın ha hırsızlık yapmayasın, aman kardeşim dikkatli ol hırsızlık yapmaktan sakın” diye akıl veriyorsun!.. Behey utanmaz arlanmaz adam, behey zerre kadar şeref ve haysiyeti olmayan alçak ve aşağılık adam; bunları niye gelip bana anlatıyorsun, söyler misin bana? Hırsızlığı ben mi yaptım? Evime hırsız girmiş, eşyalarımı çalmış, ben odur hırsızın peşine düşmüşken ve eşyalarımı kurtarma gayretindeyken, sen karşıma çıkmış bana “Değerli kardeşim sakın hırsızlık yapmayasın, dînimiz helâl kazancı emretmiştir” diyerek ukala ukala “muvahhidlik” taslıyorsun! Hırsızlık kötü birşey ise, gidip hırsıza anlatsana bunu ya, neden bana anlatıyorsun?

 

     Şimdi, bunu yapan bir insanın zerre kadar bir şerefi ve haysiyeti olabilir mi? Evine hırsız giren bir insana gidip “Elini haramdan çek” diye akıl veren, tecavüze uğrayan bir kadına gidip “Sakın ha zina yapmayasın” diye akıl veren bir insan, dünyanın en alçak ve aşağılık insanı değil midir? Peki, vatanı 5 parçaya bölünmüş olan Kürtler’e “Sakın ha bölücülük yapmayın, Ümmet’i bölmek haramdır” diye akıl veren, memleketin her tarafı “Türk, Türkçe, Türkiye, Türk devleti, Türk bayrağı” iken bir kimliği dahi olmayan Kürtler’e “Kardeşim ne Türk’ü ne Kürd’ü yaa, bırakın bunları Allâh aşkına. İslam ırkçılığı ve kavmiyetçiliği yasaklamıştır. Önemli olan İslam kardeşliğidir” diyen İslamcılar’ın yaptığının bundan ne farkı var, söyler misiniz kardeşlerim, ne farkı var?

 

     Burada bir noktayı dikkatlerden kaçırmamak gerekiyor. Çünkü bu nokta çok mühimdir ve eğer gözden kaçırılırsa, makalemiz ve vermek istediğimiz mesaj artniyetliler tarafından manipüle edilebilir.

 

     O nokta şudur: İslamcılar’ın söylemlerinde, sarfettikleri sözlerde en ufak bir yanlışlık dahi yoktur. Yani söyledikleri sözler, savundukları tezler, tamamen “hak”tır. Sohbetin başında da belirttiğimiz üzere, Allâh Tebareke we Teâlâ hiçbir Müslüman’a, bırakın “ırkçılık” yapmayı, “kavmiyetçilik” yapma hakkını dahi tanımamıştır. Resûl-i Ekrem (saw)’in buyurduğu gibi, ırk, neseb veya kavmiyet dâvâsı güden kişi, İslam dairesinden değildir; kavmiyetçilik yapan kişi İslam’ın dışındadır.

 

     Peki burada sorun ne o zaman? Sorun şu – ve makalenin başlığı olan “Hakikati Haksızın Değil, Haklının Yüzüne Çarpmak!” ifadesinden de anlaşılacağı üzere – yüzde yüz “hakikat” olan bir sözü “haksızın” değil, “haklının” yüzüne çarpıyorlar! Yani, “hak” olan bir sözü “bâtıl” amaçlar için seslendiriyorlar. Daha açık bir ifadeyle, ırkçı – şovenist bir rejimi, ğayr-i İslamî olan Tağutî bir devleti ayakta tutabilmek için “İslamî argümanları” araç olarak kullanıyorlar.

 

     Bu durum bize, Hz. İmam Ali (as) ile Muaviye arasında yaşanan bir diyaloğu hatırlatıyor. Müslümanlar’ın hilafet makamını zorla ele geçirip zorbaca bir yönetim kuran Muaviye bin Ebû Sûfyan, kendisine biat etmesi için İmam Ali (as)’ye ve pâk Ehl-i Beyt mensuplarına baskılarını arttırır ancak İmam Ali her seferinde bu biat isteğini geri çevirir. Muaviye, İmam Ali’yi ikna etmek için – tıpkı ülkemizdeki İslamcılar’ın yaptığı gibi – Qûr’ân’dan âyetler okur, “İslamî argümanları” koz olarak kullanır. Qûr’ân’da birlik ve beraberliğin önemine vurgu yapan âyetleri okur, Ümmet’in arasına ayrılık tohumlarının girmesinin yanlış olduğunu, “Ümmet'i bölmenin haram olduğunu” söyleyerek – güyâ – nasihat etmeye kalkar.

 

     İmam Ali’nin orada Muaviye’ye tarihî bir cevabı vardır. Ve hakikaten muhteşem, öğretici ve tüm zamanların direniş erlerine, devrimci Müslüman kitlelere yol gösterici bir cevaptır bu.

 

     İmam Ali, Muaviye’ye şu cevabı verir: “Senin söylediğin hak, fakat kastettiğin bâtıldır.”

 

     Yani, “Söylediğin şeyler, evet haktır, hakikattir. Bunların hepsi İslamiyet’in emri ve tavsiyeleridir. Velâkin sen bu hâk olan sözleri, bâtıl bir amaç için seslendiriyor, gündeme getiriyorsun.”

 

     İmam Ali’nin bu veciz ifadesini, Türkiye’deki İslamcılar’ın (samimî olanları tenzih ederim) bütün söylemlerine uyarlayabilirsiniz.

 

     İslamcılar’ın söyledikleri haktır, hakikattir: “Irkçılık ve kavmiyetçilik haramdır, önemli olan İslam kardeşliğidir.” Velâkin onlar “İslam kardeşliği” argümanını Kürtler’le Türkler (Peygamber Efendimiz’in buyurduğu gibi) “bir tarağın dişleri gibi eşit” olsunlar diye değil, Kürtler haklarını aramasınlar ve bu zûlme, bu inkâr ve asimilasyona razı olsunlar diye seslendiriyorlar. Yani “söyledikleri hâk, fakat kastettikleri bâtıldır.”

 

     İslamcılar’ın söyledikleri haktır, hakikattir: “Ümmet’i bölmek haramdır.” Velâkin onlar “Ümmet’i bölmek haramdır” argümanını, 5 parçaya bölünmüş olan Kürdistan topraklarının bu bölünmüşlüğü ortadan kalksın, Kürdistan yeniden birleşsin diye değil, tam tersine, bu bölünmüşlük hali devam etsin ve İngilizler’in Lozan’da bastonla çizdiği sınırlara birşey olmasın diye seslendiriyorlar. Yani “söyledikleri hâk, fakat kastettikleri bâtıldır.”

 

     İslamcılar aslında Kürtler’e karşı çok büyük iki günâhı aynı anda işliyorlar. Ki her ikisi de, Allâh-û Teâlâ’nın kutsal kitaplarda defalarca lânetlediği ve Yüce Râbbimiz’in asla affetmeyeceği günâhlardır. Birincisi; mârufu değil, münkeri emrediyorlar. Yani iyiliği değil, kötülüğü istiyorlar. İkincisi ve daha kötüsü ise, kötülüğü, Allâh’ın âyetlerini araç olarak kullanarak yerleştirmeye çalışıyorlar. İslamî ilkeleri, Şeytanî emellerin gerçekleşmesi için kullanıyorlar. Bu, “kul” mertebesinde olan insanoğlunun/kızının bu yeryüzünde işleyebileceği en büyük günâhtır.

 

     “Irkçılık ve kavmiyetçilik İslam’da yasaklanmıştır”, “Önemli olan İslam kardeşliğidir”, “Ümmet’i bölmek haramdır”; bütün bu söylemlerin hepsi doğrudur. Bir tanesi bile yanlış değildir. Ama ırkçılık ve kavmiyetçiliği yapan Türkler, Araplar, Farslar, ırkçılık ve kavmiyetçiliğin kurbanı ise Kürtler olduğuna göre, bu hatırlatmaları Türkler’e, Araplar’a ve Farslar’a yapmak gerekiyor, Kürtler’e değil. Ümmet’i bölenler Türkiye, Suriye, Irak ve İran, 5 parçaya bölünen de Kürdistan olduğuna göre, bu hatırlatmaları Türkler’e, Araplar’a ve Farslar’a yapmak gerekiyor, Kürtler’e değil.

 

     İslamcılar tam tersini yapıyorlar. Söyledikleri doğru, ama yaptıkları yanlıştır. Çünkü niyetleri sakattır. Samimî değiller.

 

     İmam Ali (as), günümüz İslamcı kesimleri de içine alan bu tip davranış sahipleri için, çok hoş bir nitelemede bulunur. Şöyle buyurur Hz. Ali (as), bunlar için:

 

     “Doğru sözle, yanlışa vardılar.”

 

     Nehc’ul- Belâğâ, sayfa 73.

 

sediyani@gmail.com

 

    Yazarın Yazı ve Makaleleri için TIKLAYINIZ...

 

    

Yorumlar
Adınız :
E-Mail :
Başlık :
Yorumunuz :
Güvenlik :
Değiştir  
Diğer DİN KÖŞESİ haberleri
Doğu Haber-Doğu Medya-Doğu Kültür Gazetesi
© Copyright 2013 Doğu Medya, Doğu Kültür, Doğu Haber, Doğu Kültür M. Tüm hakları saklıdır. Dkm Medya