ATATÜRK'ÜN KATİLLERİ


Bu makale 2017-11-10 20:45:24 eklenmiş ve 127 kez görüntülenmiştir.
Dilek Ejder

 ATATÜRK'ÜN KATİLLERİ 

Bi Hatırlayalım İstedim...

   İttihat Terakki Cemiyeti ile gönül birliğiyle sıkı fıkı çalışan Mason localarının, Osmanlı İmparatorluğunu yıkılışının eşiğine nasıl getirildiğini çok iyi bilen Atatürk, Mason localarını kati suretle kapatmak istiyordu. Bu görevi İçişleri bakanı Şükrü Kaya'ya verdi ancak oda Masondu. O nedenle Mason Localarının kapanmaması için direniyordu ancak başarılı olamamıştı.

10 Ekim 1935 tarihinde Anadolu Ajansı tüm gazete merkezlerine;   


"Türkiye Mason Cemiyeti, memleketimizin sosyal tekamülü ve günden güne artan muazzam terakkilerini nazarı itibare alarak faaliyetlerine nihayet vermeyi ve bütün mallarını memleketin sosyal ve kültürel kalkınmasına çalışan Halkevlerine teberrü muvafık görülmüştür" bu yazı metniyle haberi böylece bildiriyordu.

Öyle ki bu haber bir birçoğunu şaşkına ve çılgına çevirmişti. Çünkü TBMM Başkanı, İçişleri Bakanı, Dışişleri Bakanı, Ankara Valisi, İstanbul Valisi bunlar üst düzey aktif masondu. Devlet yönetiminin köşe başları Masonlar tarafından tutulmuştu yani... Mesele uzun ama ben kısa kısa hatırlatmalarda bulunacağım. Hadi bakalım!

MASONLARIN ATATÜRK'Ü ZEHİRLEYİŞLERİ VE PİYONLARI

33 derece Mason olan Farmason Avram Benaroyas, Moskova'da bulunduğu bir toplantıda Türkiye Mason Cemiyetinin kapandığını öğrendi. Çılgına dönerek;

'O Sarı Lider ortadan sureti katiyetle kaldırılacaktır. Mefkuriyetimize imha edici darbe vuranların akıbeti feci şartlar altında ölümdür'  dedi!

Türkiye'nin ikinci Mason lideri Kimyager Mustafa Hakkı Nalçacı'yı acilen Kremline davet ettiler. Nalçacı başına bir hal gelmesi durumunda, Kremlin'in Çankaya'ya baskı yaparak serbest bırakılmasının sağlanmasını istedi. Nalçalıya Kremlin'den gerekli ikna-i teminatlar verilerek rahatlatıldı. Nalçalı Kremlin'den aldığı taahütlerle daha da ileri giderek, Atatürk'ün öldürülmesinden sonra Nazım Hikmet başkanlığında bir hükümet kurulmasını istedi. Kremlin; 'Mareşal Çakmak'ın tabancasına hedef olunabilirliğiyle Nalçacıyı bu fikrinden caydırdı.

Varnalı Bulgar Yahudisi Farmason Avram Banaroyas ve Türkiye'de bulunan Masonların ikinci lideri Mustafa Hakkı Nalçacı Kremlin yetkilileri ile toplantıdayken, Banaroyas; 'İlk anlarda Mustafa Kemal Atatürk'ü silahla oradan kaldırmayı düşündük ancak doktorlarımız ölümün ani oluşunun şüphe çekebileceğini ve bunun da tehlikeli olabileceğini, ancak Kremlin'in istediği gibi 'Esrarlı bir ölüm' kararına uyduk' dedi!

Bu arada Yunanlı gazeteci Apostolos Grasoz ve Sovyetli Laurenti Beria tüm konuşulanları yan odada ses alma cihazıyla takip ediyorlardı. O zamanda şimdi olduğu gibi içimizdeki hainlerle palan hazır, program hazır, Mustafa Kemal'lin artık ölüm fermanı hazırdı.

EVET ARTIK ZEHİR ŞİŞEDEN BEDENE

 Aralık 1937 Yalova'da Atatürk'ü muayene eden Prof. Dr Nihat Reşat Belger;


“Karaciğer 3 parmak kadar büyümüş ve sertleşmiştir” diye teşhis koydu. Oysa Atatürk     ciddi manada kaşıntıdan yakınıyordu. Çankaya da doktorlardan biri kaşıntının karınca ısırması sonucu olduğunu söyledi. Atatürk ; 'Ben geceleri kaşınıyorum karınca yatak odama kadar girer mi?'  diye sordu! Doktor 'Evet' diye cevap verdi. Köşkte et yiyen cinsten küçük kırmızı karıncaların olduğu söylentisi yayıldı da yayıldı.
Kısa ve öz, Atatürk artık iç ve dış hainler tarafından çemberin içine alınmış ve o çemberin içine başka hiç kimsenin gerilmesine izin verilmiyordu!!!

Benaroyas 1 Ağustos 1948 Yunan Halkın Sesi (Laiki Foni) Gazetesinde;

“Tedavi usülü Atatürk'ün sinir organlarını felç'e uğrattı. Zaman zaman burun kanamaları, baş dönmeleri, istifralar, karşısındakileri tanımazlıklar baş gösterdi' diye yazarken, Yunanlı Gazeteci Apostolos Grazos ise Halk Cephesi (Laiki Metopo) Gazetesinde 1-5 Eylül 1949 tarihlerinde yazdığı yazılarda;
'Filistin Siyon Kolonilerini meydana getirmek için Osmanlı İmparatorluğu'nu parçaladık. Bundan sonra elzem olan üç vazife daha vardı. Bunları seri olarak tatbik etmek icap ediyordu ki, Doktor Abrayava ve Fischenger cidden bu işte fedakarane çalıştılar. Bazı Avrupalı tıp dahileri Siroz mütehassısları, Sarı Lider'in hastalığı ile meşgul olmak istediklerini Türk hariciyesine bildirmişlerse de; Türkiye de ki mukaddes üçgenimiz meydana getirdikleri muhkem mevki ve selahiyetlerini cemiyetimize mualif olanlara Sarı Liderin tedavinizde vazife vermemekle bize pekala ispat etmişlerdir' deyip övünüyorlardı! Acımasız plan tüm hızıyla devam ediyor, Atatürk ise azar azar ölüyordu.

ÇELİŞKİLER ÇELİŞKİLER

Fenni Rapora geçen 'Alkole bağlı Siroz' tanımına, doktorlardan imza atan Prof Dr Neşet Ömer İrdelp daha sonra bu tanımlamayı kati olarak kestirmek mümkün değil deyip 'Hipertrofik Siroz' tanısına yöneliyordu. Bu şu demek oluyordu; 'Alkole dayanmayan sıtma Siroz!'

Prof. Dr Neşet Ömer İrdelp 30 Temmuz 1938 Cumartesi günü Atatürk'ün kalbinin kuvvetli olduğunu düşünürken, 4 gün sonra kalp kuvvetlendirici iğne yapılmasına karar veriyordu. Keşmekeşler, Çelişkiler!

Dünya gazetesi mülakatında Dr. Asım Arar; karaciğer kifayetsizliğinden şüphelendiğini bu şüphesini icap eden kişilere söylediğini ve bu kişilerinse böyle bir ihtimalin mevcut olmadığını söylediklerini bu durumda ise daha ileri gidemediğini söylüyordu.

31 Temmuz 1938 Viyana'dan gelen Prof Dr. Eppinger Ve Almanya'dan getirilen Prof Dr Bergman'da bir araya gelip damar tıkanıklığının olduğunu düşünerek Atatürk'e Salygran  şırıngası uygulamaya karar vermişlerdi. Aynı gün yapılan konsültasyonda Paris Ve Almanya'dan getirilen  Frof. Dr. Fissinger ise bu doktorların tam tersine Afyon mürekkebiyle şibin kalevilerin ( Alkoloid) verilmesini uygun görüyordu.

ATATÜRK'ÜN AFET İNAN'A YAZDIĞI MEKTUP

Velhasıl kelam Atatürk zehirlendiğini anlamıştı ve Afet İnan'a;

“Afet, vaziyetim şudur; bence doktorların yanlış görüş ve hükümleri sebebiyle hastalık durmamış ilerlemiştir... Hükümet benim reyimi almaya lüzum görmeksizin Fissingeri getirtti' diye mektup yazmıştır Atatürk.

Bir diğer mektup yani Atatürk'ün zehirlendiği iddialarını güçlendiren belgenin tam metni şu şekilde geçmektedir...

ŞÜKRÜ KAYA'NIN İSMET İNÖNÜ'YE YAZDIĞI MEKTUP
'Çok kıymetli büyüğüm İsmet İnönü. Cumhurreisimizin hastalığı gün geçtikçe ilerlemekte, çevresinde size karşı bazı tedbirler aldığını duydukça çok üzülmekteyim. Tahsis ettiğimiz doktorun görevini layık'ı ile yaptığı kanısındayım. Cumhurreisimiz, doktorlardan çok şikayet etmiş; 'Beni Türk doktorlarına emanet edin" demiştir. Yabancı doktorları uzaklaştırmak istemektedir. Her şey yolunda ve mecrasında seyir etmektedir. Sizleri Cumhurreisi olarak görmek arzusu hepimizde hasıl olmuştur. Hürmetle ellerinizden öperim efendim. Dahiliye Vekili Şükrü Kaya" İşte bu mektup İNÖNÜ'nün Masonlarla işbirliği içinde olduğunun ispatıdır. Elbette karşılığı olacaktır, öyle değil mi?

ATATÜRK'N ÖLÜMÜ VE  İNÖNÜ'ÜN ZAFERİNİ TAÇLANDIRMASI

Atatürk 10 Kasım 1938 de Atatürk iç ve dış kahpelerin tuzaklarıyla işte bu şekilde ölmedi, öldürüldü. Türkiye yasa boğuldu, akın akın cenazeye gelenler oldu ama İsmet İNÖNÜ ortalarda yoktu! Sahi o neredemiydi? 11 Kasım 1938 de TBMM tarafından Cumhurbaşkanı seçildiğine göre, kendi zaferini taçlandırma peşinde olduğu aşikardı! İnönü'nün, Atatürk'ün hastalığında ziyaretine, öldüğünde ise cenazesine gitmediği söylenilmekle, gittiğine dair ise her hangi bir emarede bulunmamaktadır.

TÜM LEKELER KAYBEDİLSE DE GERÇEK MUTLAK BİR EMARE BIRAKIYOR

Atatürk öldükten sonra düzenlenen birinci raporda; 'Karın içinde sıvı asit toplanması gösterildi! İkinci raporda ise alkolle ilgili karaciğer iltihabı neden olarak gösterildi!' Bu çelişkilere rağmen ne biyopsi yapıldı, nede otopsi!

Atatürk'ün Kurtuluş savaşı yıllarında hiç içki içmediği, sonraki yılarda ise aşırı içmediği, ancak karşısındakilere içirdiği söylenilmekteydi. Ve Alkole bağlı Siroz olabilmesi için en az 15 yıl süre, günde en az üç kadeh alkol alması gerektiği de bilinmek(tedir)teydi.

Mustafa Kemal Atatürk'ün Salygran'ın ( Civalı İlaç)  'Ajan tedavisi ilacı olarak kullanıldığı, bu ilaçla yavaş yavaş zehirletildiği, öte yandan daha evvel sıtma geçirdiği bilindiği halde karaciğer ve dalağı yıpranan Kinin ve Atebrin gibi ilaçlar bol miktarda verilerek ölüm hızlandırılmıştır. 

Tek bir örnek 1937 yılında İstanbul Eczanesinde 34 kutu Kinin ilacının Atatürk'e alınması da bunun ispatıdır. Ve gözleri 'Aydın' değil, 'Kara!'

Gazi Mustafa Kemalin sevmediği iki zümre vardı; biri dönmeler, ikincisi Localardı. İç ve dış kahpeler dönme olup, döne döne Atatürk'ün kapattığı Locaların intikamını onun canıyla almış ve 'Yeter' dememişlerdi. Ve demiyorlar da! Sonrasında tamda bu zıtlıklarla Mustafa Kemal'e atılan iftiralar!!! Tam tersi yani! Atanın sevmediği tabloya koydular Atatür’ü ve öylece astılar ülke duvarına. İnandık mı, İnanmadık mı? Her ikisi de! O yüzden ikiye bölündük!

TÜRKİYE'DE MASON LOCALARININ TEKRAR AÇILIŞI 

5 Şubat 1948 tarihide İNÖNÜ'nün aldığı ani bir karar ve emriyle Türkiye Mason Derneği'nin kurulması ve Celal Bayar'ın desteği ille de tekrar faaliyete girmişti. Masonlar açtıkları davalarda Halkevlerine devredilen tüm mal varlıklarını tekrar ele geçirdiler. Sonuç? Hala giderek masonlaşan Türkiye! Düşmanımız dışarıda, piyonları ise her zaman olduğu gibi kendi içimizde.

BAŞKA ATATÜRK'ÜN YARATILIŞI

Gel gelelim, gerçek Atatürk öldü ve bu kez başka bir Atatürk yaratıldı. Dinsiz imansız, alimlerin kellesini alan, Kurana küfreden bir Atatürk!  Oysa Atatürk hasta yatağında o bitap düşmüş haliyle bile, Ezan sesini her duyuşunda kalkar oturur, sonuna kadar dinlerdi ve her Cuma Kuran okuturdu.

Peki, neden dinsiz imansız bir Atatürk yaratıldı? Neden olacak canım; zehirleyerek öldürdükleri Atatürk'ü sonuna kadar amaçlarında kullanacaklardı çünkü!

Peki, neydi amaçları?

Anlamak o kadar zor mu? Arkasına birkaç dinsiz imansız koyup;

 'İşte Atatürk' böyle denilmesi, asıl Atatürkçüleri ise ona düşman etmek içindi!  

Hal böyle olunca, bölünmeler oldu ve diğer yandan asıl Atatürkçülerden Atatürk'e düşman olanlar! İşte tamda bu ayrışım Türkiye'nin temeline dinamit taşlarını koyup bugüne uçurana kadar yeterli bir fitne oldu! Öyle bir fitne ateşi ki, bilende bilmeyende odun attı! Dünya Cehennem gibi!

Atatürk'ü sevenler kusura bakın ama siz Atatürk'ü hiç sevmediniz!

Siz sadece onda gösterilmeye çalışılan kendi resminizi sevdiniz ama inanın bana o resim Atatürk'ün resmi değil, sadece sizin resminizdi. Siz kendi resminizi sevdiniz. Atatürk siz sahte sevenlerinin ve sevmeyenlerinin de tanıdığı gibi değildi.  

Atatürk'ü gerçek anlamda tanısaydınız; bugün asla ve asla hiçbir ayrışıma düşmezdiniz! Sadece ve sadece vatan derdiniz. Atatürk’ün uğrunda zehirlenerek dirhem dirhem öldüğü, öldürüldüğü vatan!


Ha siz siz olun asla ve asla insan eti ve hayatları üstünde oluşturduğunuz hiçbir lekeyi kaybetmeye çalışmayınız; zira leke gitse de, mutlak izi kalır; iz ise adresin tamamına götürür. Tarih gerçeği her ne kadar toprağında saklasa da, hiç olmadık bir mevsimde başak verir, gün ışığına çıkar işte.  

 
Evet, bir doğum değil bir doğuş ve bir ölüm değil bir ölümsüzlüğün efsanesidir 10 Kasım.

Doğuş:19 Mayıs 1881
Ölüm: 10 Kasım 1938
İsim: Mustafa Kemal
Unvan: Büyük Komutan Mustafa Kemal Atatürk...

Biz sınırsız özgürlüğü kaldıramadık Atam; elimizdeki özgürlükle devlete millete saldırdık, eşkıyalığı dağlardan, şehrin merkezine indirdik!
Biliyorum Atam senin özgürlük anlayışın bu değildi; biz her şeyde olduğu gibi bunu da saptırdık! Üstelik, eşkıyayla el ele, kol kola senin adının arkasında bunları yaptık!
Bölündük  parçalandık, kendimizden de utanç duyduk, ırkımızdan da!  

Çal sireni çal 10 Kasım!

Ben Kürt'üm 10 Kasım, bölünmüşüm ikiye;
Bir yarısı bölücü yani kendi halkına zulmetmeyi hizmet sayan Kürt'ün asıl ve tek düşmanı olanlar, Diğer yarısı ise vatan sevdalısı;

Ben vatan sevdalısı yandaysam, gel gör ki Kürt isem konulmuşum aynı kefeye! 

Peki benim suçum ne? Bölücüler yüzünden utanç duymuşum  Kürtlüğümle! 

Bölücüler yüzünden utanç duyulan Kürtlüğün suçu ne?

Çal siteni çal 10 Kasım!

Ben Aleviyim 10 Kasım, bölünmüşüm ikiye;
Bir yarısı demokrasi ister,
Diğer yarısı demokrasi adı altında bölücülüğü, gizliden gizli PKK'la el ele kardeş kardeşe; 

Ben demokrasi yandaysam, gel gör ki  Aleviysem konulmuşum aynı kefeye!
Peki benim suçum ne? Bölücüler yüzünden utanç duymuşum Alevliğimle! 

Bölücüler yüzünden utanç duyulan Aleviliğin suçu ne?

Çal sireni çal 10 Kasım...

Ben Kürt'üm Türk'üm,  Laz'ım Çerkez'im dahası yetmiş iki milletim;
Irkım neyse ne, ulus adım Türk, vatan adım Türkiye! Yok başka Türkiye, yok başka Türkiye!  
Bana düşen, sana düşen bu vatana ve dedelerimizin kanından rengini alan bu bayrağa sahip çıkmak!  Ama siyasi ayrışımlarımızdan gözlerimiz kör, ne millet, ne vatan görür olduk, ne bayrak!

Peki bu vatanın bu bayrağın suçu ne? Ben milletim, peki benim suçum ne?

Çal sireni çal 10 Kasım...

Dedim ya; benim adım yetmiş iki millet! Ben kenarda durup seyre daldım parçalarımı!
Hırpalanan ülkeyi, her izleyişimde haberleri, sıtma tuttu yüreğimi!
Kimi mahpus damına kimi mezara, kimi hala sokaklarda etrafı yakıp yıkmakta!
Ben yetmiş iki millet ise girdim ruhi bunalımlara!
Dedim ya; millet benim parmaklarımdı! Parmaklarım kapışırken, ben etten tırnaktan acıdım!
Onlar benim ayaklarımdı; ayaklarım kaçışıp kanarken, ben kandan candan acıdım!
Dedim ya onlar benim parçalarımdı; ölende öldürende benimdi, benim parçalarımdı!
Zira ben yetmişi ki milletle ülke bütünlüğüydüm.
Üstelik kenardaydım, kıyısındayım, seyrindeydim parçalarımın!
Kan filminde oynayan piyonlar yüzünden utanç duymuşum içimdeki bölücü milletle;
Yani elimle ayağımla, parçalanan parçalarımla! Peki benim suçum ne?

Çal sireni çal 10 Kasım...


Ben yazarım, ortada bir tablo varsa yapanı da yakıştıranı yazarım ama memnun edemem herkesi;
Zira ülkede hakim yetmiş iki millet düzeni!
Yazdıklarımın resmini beğenseler de beğenmeseler de, yapanda onlar, yakıştıranda, bu onların resmi!
Ben harflerimle onların resimlerini çizerim!
Baktıkça anlamadılar anlamayacaklarda; kızdıkları ve beğenmedikleri kendi resimleri!
Peki benim suçum ne? 

Çal sireni çal 10 Kasım

Sorun; biz tüm değerlerimizi, kahramanlarımızı, inançlarımızı bölüştük;
herkes kendisine düşenle siyasetini, kendi ağına düşenle tarikatını, kendi peşine gidenle cemaatini kurdu! Benim yanlım değilse, berikini gözden çıkardı! 
Pay edilen din bizimdi, mezhep bizimdi, tüm parçalar bütün bizimdi!
Bütünümüzü parçalayıp pay pay ettiler, paylara bölünen parmaklar bizimdi!
Sonuç; işte tamda bu yüzden bölündük,  parçalandık!
Çal Sireni Çal 10 Kasım...


Gel bugün hani o ilk çaldığın sireni, bugün daha uzuuun çalarak hatırlatalım 10 Kasım!

Saat dokuzu beş geçe, Atam dolma bahçede, gözlerini kapadı bütün dünya ağladı!

Gazi Mustafa Kemal Atatürk 10 Kasım 1938 Dolmabahçe Sarayında ebedi uykuya teslim oldu!
Adını hep aramızda bırakarak tabi! Atatürk'ün tabutu 16 Kasım 1938'de Dolmabahçe Sarayının büyük tören salonunda ki katafalka'ya konuldu. Türk halkı büyük bir yasa boğuldu. Üç gün boyunca Atatürk'ün tabutunun önünden geçerek hıçkırıklarını yudumladı, Türkiye’m.
Ne acı, o büyük komutan ebedi uykuya teslim olmuştu. Nasıl yani o şimdi bir daha hiç uyanmayacak mıydı? Uyanmayacaktı ha. Ne çare ki Atatürk'ün tabutu 12 generalin omuzlarında top arabasına getirildi ve Gülhane Parkı'na götürüldü.  Yavuz zırhlısına bir torpido ile aktarım yapıldı. Yavuz zırhlısı tabutu İzmit'e getirirken, törene katılmak için gelmiş olan yabancı gemiler Türk donanması eşliğinde büyük ada açıklarına kadar eşlik ettiler. Yavuz zırhlısından özel bir trene aktarım yapıldı ve gözyaşları içerisinde Atatürk'ün naaş'ı Ankara'ya  getirildi. Bakanlar, Genel Kurmay Başkanı, TBMM Başkanı, asker ve devlet adamaları tarafından karşılanan Atatürk'ün cenazesi TBMM önündeki katafalka  konuldu. Ankara'da başladı bir gözyaşı ağıtı, bu ağıt sesli değil sessizdi, hıçkırığın içindeydi, sukuttu.  Tüm sevenleri gözyaşlarıyla yüreklerine akıtıp, hıçkırıklarını yudumlayarak katafalkanın önünden geçtiler birer birer ve ağır ağır! 21 Kasım 1938 de yabancı devletlerin temsilciliğinde bulunduğu binlerce kişilik büyük bir tören ile cenaze Etnografya Müzesindeki geçici olarak hazırlanan kabre konuldu! Atatürk'e yakışacak, onun adını büyük bir heybetle taşıyacak, onu her daim hatırlatacak bir anıt yapılması fikri halk tarafından da benimsendi.  Büyük anıt yapıldı ve Atatürk'ün Cenazesi bir törenle 10 Kasım 1953'de yeni ve ebedi evi anıtkabir'e defnedildi...

Atatürk'ün mezarı hepinizin bildiği gibi Ankara Anıt kabirdedir, ancak mezar sanıldığının aksine törenin yapıldığı mozolenin önünde değil, mozolenin tam altında olan bir mezar odasında bulunmaktadır! 

Mezarın yanında Türkiye'nin 81 ilinden ve KKTC'den getirtilen vatan toprakları bir kavanozun içinde bulunmaktadır. Gel de saat dokuzu beş geçe, tıpkı bir asker duruşuyla ağlama Türkiye’m... 


Atatürk'ü sevenler, ya da sevmeyenler Allah rızası için bir El Fatiha!
Fatihasızlığa…
Çal sireni çal 10 Kasım!

Sevgilerimle Dilek EJDER

Yorumlar
Adınız :
E-Mail :
Başlık :
Yorumunuz :
Güvenlik :
Değiştir  
Toplam 0 yorum. Tüm yorumları okumak için tıklayın.
Diğer yazıları...
Köşe Yazarları
 ‹ 
 › 















Seri İlanlar
Arşiv Arama
- -








http://www.dogukultur.com  Doğu Haber-Doğu Medya-Doğu Kültür Gazetesi
© Copyright 2013 Doğu Medya, Doğu Kültür, Doğu Haber, Doğu Kültür M. Tüm hakları saklıdır. Dkm Medya